Tarih Podcast'leri

Antik Trans-Atlantik Ticaret için Kimyasal Kanıtlar

Antik Trans-Atlantik Ticaret için Kimyasal Kanıtlar


We are searching data for your request:

Forums and discussions:
Manuals and reference books:
Data from registers:
Wait the end of the search in all databases.
Upon completion, a link will appear to access the found materials.

Birkaç yıl önce, Mısır mumyalarında bulunan kokain izlerinden eski zamanlarda Atlantik ötesi ticaretin kimyasal kanıtları olduğunu iddia eden bir kitap okuduğumu hatırlıyorum. Bunun hangi kitap olduğunu veya saygın bir kaynak olup olmadığını veya sözde tarihi bir yalan paketi olup olmadığını hatırlayamıyorum.

Böyle bir analiz yapan gerçek bir bilimsel çalışma var mı, yoksa kitleleri yanlış yönlendirmek için bir hack tarafından hayal edilen başka bir fantezi mi?


Yeterince sıkı avlanırsanız, bunu kapsayan bir wikipedia sayfasının bir parçası olduğu ortaya çıkıyor.

İlk olarak, bir kişinin Mısır mumyalarından saçlarında koka ve nikotin izleri bulundu. Hiç kimse koka bulgusunu kopyalamadı (birden fazla denemeden sonra), ancak diğer bazı insanlar diğer bazı mumyalarda nikotin izleri buldu.

Bu örneklerin hiçbirinin tam olarak kontrol edilen örnekler olmadığını belirtmekte fayda var. Örneğin, test edilen ilk mumyanın kişiliği ve mezarı yüzlerce yıl boyunca birçok kez yağmalandı. Şu anda genel fikir birliği, bu sonuçların, eğer doğruysa (büyük bir if), muhtemelen nikotin için başka bir yerel kaynağı temsil ediyor.

Elbette alternatif, Kuzey Amerika ve Afrika arasında devam eden transatlantik seferlerin olduğunu varsaymak olacaktır. Buradaki sorun, o zamanlar hiç kimsenin bu başarıya sahip herhangi bir navigasyon teknolojisine sahip olmamasıdır (ve neredeyse hiç olmayacaktı). 3000 yıl). Transatlantik yolculuk, birinin bulup unutabileceği tek bir bilgi meselesi değildir. Bir dizi etkileşimli teknoloji gerektirir.

Şimdilik, onu "ilginç gizem" kategorisinde bırakırdım. Muhtemelen eninde sonunda anlaşılacaktır.


Antik Trans-Atlantik Ticaret için Kimyasal Kanıtlar - Tarih

Roma yakalı köleler, mermer kabartma, Smyrna (bugünkü İzmir, Türkiye), MS 200, Ashmolean Müzesi'nin izniyle.

On altıncı yüzyılda trans-Atlantik köle ticaretinin gelişmesinden önce tüm dünyada kölelik, kulluk veya zorla insan emeğinin çeşitli biçimleri vardı. Tarihçi David Eltis'in açıkladığı gibi, "neredeyse tüm halklar tarihlerinin bir noktasında hem köle hem de köle sahibi olmuştur." Yine de, Atlantik Dünyasındaki daha önceki zorla çalıştırma sistemleri, ölçek, yasal statü ve ırk tanımları açısından, 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar Yeni Dünya toplumlarını geliştiren ve şekillendiren Atlantik ötesi kölelik sisteminden genel olarak farklıydı.

Mansa Musa'da Katalan Atlası, Mallorca'dan Abraham Cresques tarafından çizildi, 1375, British Library'nin izniyle. Mansa Musa, 14. yüzyılda Mali İmparatorluğu'nun Afrika hükümdarıydı. Bir Müslüman olan Mansa Musa, 1324'te Mekke'ye hacca gittiğinde, 60.000 erkek ve 12.000 köleden oluşan bir alayı getirdiği bildirildi.

BATI VE ORTA AFRİKA'DA KÖLELİK

Kölelik, Atlantik ötesi köle ticareti öncesinde ve sırasında birçok Batı ve Orta Afrika toplumunda yaygındı. Çeşitli Afrika imparatorlukları, küçük ila orta ölçekli uluslar veya akraba grupları çeşitli siyasi ve ekonomik nedenlerle çatıştığında, bir Afrika grubundan bireyler, onları yabancı olarak gördükleri için düzenli olarak başka bir gruptan esirleri köleleştirdi. Bu köle sahibi toplumların yöneticileri, daha sonra, akrabalık gruplarını veya uluslarını genişletmek, manevi inançları etkilemek ve yaymak veya potansiyel olarak ekonomik kazanç için ticaret yapmak için savaş esirleri olarak bu tutsaklar üzerinde güç uygulayabilir. Yoruba veya Mandinka gibi ortak Afrika etnik kimlikleri bu bağlamda etkili olmuş olsa da, birleşik bir siyah ırk kimliği veya bireysel özgürlükler ve işçi hakları kavramı henüz anlamlı değildi.

Atlantik ötesi köle ticaretinin gelişmesinden önce Orta Çağ Afrika'sındaki Ana köle ticareti yollarının haritası, 2012.

Batı ve Orta Afrika seçkinleri ve köle sahibi toplumlardan kraliyet ailesi, servetlerini ve statülerini güvence altına almak ve sürdürmek için aile üyelerinden kölelere kadar uzanan akrabalık gruplarına bile güveniyorlardı. Batılı ve orta Afrikalı seçkinler, akrabalık gruplarının haklarını kontrol ederek emeklerinin ürünlerine sahip oldular. Buna karşılık, Atlantik ötesi ticaretten önce, Batı Avrupalı ​​seçkinler servetlerini güvence altına almak için özel mülkiyet olarak toprak sahibi olmaya odaklandılar. Bu seçkinler, emekçilere mal mülk olarak sahip olmak yerine, çeşitli emek sistemleri aracılığıyla topraklarında üretilen ürünler üzerinde haklara sahipti. Buna karşılık, kırsal batı ve orta Afrika bölgelerindeki (yoğun nüfuslu veya nehir kıyısı bölgelerinin dışındaki) araziler, bireysel arazilere bölünmek yerine genellikle ekime açıktı, bu nedenle emeği kontrol etmek daha büyük bir öncelikti. Her iki bölgesel sistemdeki nihai sonuç, elitlerin, emekçiler ve toprak aracılığıyla yetiştirilen ürünlerden elde edilen kârları kontrol etmesiydi. Bu karlar üzerindeki hakları garanti altına almak için neye veya kime sahip olduklarına yapılan farklı vurgu, bu bölgelerdeki köleliğin Atlantik ötesi ticaretten önceki rolünü şekillendirdi.

Akademisyenler ayrıca Batı Afrika'nın siyasi olarak ademi merkeziyetçi veya devletsiz toplumlar içerdiğini savunuyorlar. Bu tür toplumlarda köy ya da köyler konfederasyonu en büyük siyasi birimdi. Bu köylerde bir dizi otorite pozisyonu mevcuttu, ancak hiç kimse veya grup hükümdar veya monarşi pozisyonlarını talep etmedi. Tarihçi Walter Hawthorne'a göre, bu bağlamda hükümet grup konsensüsüyle çalıştı. Ayrıca, bu küçük ölçekli, merkezi olmayan toplumların çoğu köle sahibi olmayı reddetti.

Avrupalılarla yapılan trans-Atlantik köle ticareti on altıncı yüzyıldan on dokuzuncu yüzyıla genişledikçe, hem köleci olmayan hem de köle sahibi Batı ve Orta Afrika toplumları, köleleştirilmiş emeğe daha fazla talebin baskısını yaşadı. Daha sonra Yeni Dünya'da gelişen mal köleliğinin aksine, Batı ve Orta Afrika'da köleleştirilmiş bir kişi daha esnek bir akrabalık grubu sistemi içinde yaşıyordu. Trans-Atlantik ticaretinden önce bu bölgede köle olarak kabul edilen herkes, bir ömür boyu daha özgür olma şansına sahipti, yasal haklar genellikle ırksal kategorilerle tanımlanmadı ve köleleştirilmiş bir kişi her zaman biyolojik aile ağlarından veya tanıdık ev manzaralarından kalıcı olarak ayrılmadı.

On altıncı yüzyıldan on dokuzuncu yüzyıla kadar Atlantik Dünyası ekonomilerinin merkezi olarak plantasyon tarımının yükselişi, genellikle daha aşırı bir mal köleliği sistemine yol açtı. bu sistemde insanlar, önemli coğrafi mesafeler boyunca kitlesel sayılarda alınıp satılan taşınır mallar haline geldi ve statüleri, ırksal aşağılık kavramları tarafından şekillendirilip duyarsızlarına aktarılabilirdi. Yeni Dünya plantasyonları ayrıca, köle sahiplerinin rekabetçi trans-Atlantik pazarlarında bir kar üretebilmeleri için genellikle önceki emek sistemlerinden daha fazla çaba gerektiriyordu.

Chiapas, Meksika'da eski bir Maya şehri olan Yaxzhilan'daki piramit kalıntıları, 2005. Maya, M.Ö. 1500-2000 M.Ö. Maya sosyal hiyerarşisi, piramitler gibi yapıların inşasına yardım eden esir veya haraç işçileri içeriyordu.

AMERİKA'DA KÖLELİK

Avrupalı ​​kaşiflerin gelişinden önceki yüzyıllarda, çeşitli Amerikan Kızılderili grupları çok çeşitli sosyal yapılarda yaşıyordu. Bu sosyo-politik yapıların birçoğu, çatışan gruplar arasında savaş esirlerini köleleştirmeye, bir imparatorluğun sınıf hiyerarşisi içinde köleliği zorlamaya veya bir lidere boyun eğdiğini göstermek için zorla mal veya emek haraç ödemelerine dayanan farklı kölelik veya zorla çalıştırma biçimlerini içeriyordu. . Bununla birlikte, Batı ve Orta Afrika köleliği gibi, Amerikan Kızılderili köleliği de daha sonra Yeni Dünya'da geliştirilenin aksine genellikle daha akıcı bir akrabalık sistemi içinde işledi.

Nihayetinde, baskıcı ve sömürücü bir emek sistemi olarak kölelik uygulaması, Avrupalıların etkisinden çok önce hem Batı Afrika'da hem de Amerika'da yaygındı. Yine de, köleliğin sosyal, politik ve ekonomik amaçlarını ve ölçeğini tanımlayan faktörler, Avrupa'nın genişlemesiyle başlatılan Atlantik ötesi köle ticaretinin ve Amerikan plantasyon tarımının yükselişiyle önemli ölçüde değişti, genişledi ve yoğunlaştı. Bu nedenlerle, trans-Atlantik ticaretinden önceki Afrika ve Amerikan Kızılderili köleliği, daha sonra Atlantik Dünyasında gelişecek olan kölelik sistemlerinden önemli ölçüde farklıydı.

Bebeğini annesine sunan Yunan köle, vazo, Eretria, Antik Yunanistan, MÖ 470-460, Ulusal Arkeoloji Müzesi'nin izniyle.

Feodal İngiltere'deki Serfler, Ağustos ayı için bir takvim sayfasında, Queen Mary's Psalter, ca. 1310, British Library El Yazmaları Çevrimiçi Kataloğu'nun izniyle.

BATI AVRUPA'DA KÖLELİK DÜŞÜŞÜ

Diğer Atlantik Dünyası bölgelerinin aksine, Atlantik ötesi köle ticaretinden önceki yüzyıllarda Batı Avrupa'da kölelik yaygın değildi. Bunun yerine, iş sözleşmeleri, mahkum emeği ve serflik galip geldi. Bu her zaman böyle olmamıştı. Roma İmparatorluğu döneminde ve Orta Çağ'ın başlarına kadar, bu alt kıtanın her bölgesinde köleleştirilmiş Avrupalılar bulunabilirdi. Roma İmparatorluğu çöktükten sonra (kuzey Avrupa'da MS 400'den başlayarak), Avrupalıların diğer Avrupalılara mal mülkü olarak sahip olma uygulaması azalmaya başladı.

Aşağıdaki bölümlerde açıklandığı gibi, bu düşüş Batı Avrupa'daki benzersiz dini, coğrafi ve siyasi koşullar nedeniyle meydana geldi. 1200'e gelindiğinde, mal köleliği kuzeybatı Avrupa'da neredeyse tamamen ortadan kalkmıştı. Akdeniz kıyısındaki Güney Avrupalılar, Doğu Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Afrika'nın çeşitli bölgelerinden köle satın almaya devam ettiler. Örneğin Lizbon'da 1460'larda Afrikalı köleler nüfusun onda birini oluşturuyordu. Bununla birlikte, genel olarak, güney Avrupa'ya yapılan köle ticareti, daha sonra Yeni Dünya'da gelişenlere kıyasla nispeten küçüktü.

Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra, Batı Avrupalı ​​seçkinler, mal biriktirmek için kölelik yoluyla işçileri kontrol etmek yerine, toprakları ve sahip oldukları topraklarda üretilen malları elde etmeye ve kontrol etmeye odaklanmaya başladılar. Köleliğin yerini almaya başlayan Avrupa emek sistemleri, modern özgür emekle karıştırılmamalıdır, ancak serflik, mahkum emeği ve sözleşme sistemleri, işçilere kölelere verilmeyen haklara erişim sağladı. Örneğin, Avrupalı ​​serfler bir malikanenin efendisi için çalışmak zorundaydılar, ancak karşılığında lord, serflerin kendi geçimleri için ekebilecekleri koruma ve toprak sağladı. Serfler çalıştıkları topraklara sahip değilken, mal köleleri gibi oradan satılamazlardı. Bunun yerine, serfler şu anda malikanenin sahibi olan lordlara bağlıydı. On dördüncü ve on beşinci yüzyıllarda, Kara Ölüm'den kaynaklanan nüfus değişiklikleri ve ekonomik değişimler nedeniyle Batı Avrupa'da serflik azaldı. Sözleşmeli işçi kiralamak Batı Avrupa'daki toprak sahipleri için daha karlı hale geldi ve sonuç olarak Avrupalı ​​işçiler kendi emekleri ve hareketlilikleri üzerinde daha fazla kontrol sahibi oldular.


Transatlantik kölelik, Amerika'ya bulaşıcı hastalıklar getirdi

Meksika'daki üç Afrikalı kölenin kalıntılarında bulunan viral ve bakteriyel DNA, transatlantik köle ticaretinin Amerika'ya yeni bulaşıcı hastalıklar getirmiş olabileceğini düşündürmektedir.

Almanya'daki Max Planck İnsan Tarihi Bilimi Enstitüsü'nden Rodrigo Barquera, bu keşfin köle ticaretinin 1500'ler ve 1800'ler arasındaki sömürge döneminde hastalıkların yayılması üzerindeki etkisini vurguladığını söylüyor.

Barquera ve meslektaşları, ilk kez 1990'ların başında, şimdi Mexico City'de bulunan San José de los Naturales Kraliyet Hastanesi yakınlarında ortaya çıkarılan toplu bir mezara gömülen insanların kalıntılarını analiz ettiler. Kalıntıların DNA ve kimyasal analizi, bireylerin üçünün Kızılderili yerine Afrika kökenli olduğunu ve erkek olduklarını gösterdi.

Reklamcılık

İskeletlerinin karbon tarihlemesi, Meksika'daki sömürge döneminin başlamasından kısa bir süre sonra öldüklerini ortaya koydu ve kölelik, bu süre zarfında Afrikalıların bölgeye gelmesinin ana yolu olduğu için köleleştirilmiş insanlar olduğunu düşündürdü. Kemikleri, yoğun iş gücü ve ağır el faaliyeti ile uyumlu iskelet değişikliklerinin yanı sıra ateşli silah yaraları ve yetersiz beslenme belirtileri ortaya çıkardı.

Araştırmacılar, üç kişinin de dişlerinden viral ve bakteriyel DNA çıkarmayı başardılar. Hepatit B virüsünden (HBV) ve frengiye benzeyen ve sömürge döneminde Meksika'da yaygın olan yaws adı verilen bir hastalıktan sorumlu bakterilerden DNA keşfettiler.

Devamını oku: İmparatorluklar ve köle ticareti genlerimizde iz bıraktı

Barquera, "Bu kadar önemli patojenlerden genom elde etmeyi beklemiyorduk" diyor. "Bunlar, Amerika'da şimdiye kadar HBV ve yaws'ın tanımlandığı en eski insan kalıntılarıdır, bu da köle ticaretinin bu hastalıkları Latin Amerika'ya sömürge döneminin çok erken dönemlerinde getirmiş olabileceğini düşündürür."

Bu patojenlerden elde edilen DNA dizileri, mevcut Batı Afrika popülasyonlarında dolaşan suşlarla yakın ilişkilerini ortaya çıkardı, bu da üç kişinin muhtemelen Meksika'ya zorla getirilmeden önce hastalıklara yakalandığını gösteriyor.

Barquera, "Yalnızca bu iki patojen için kanıt bulduk, ancak sarı humma gibi diğer bakteriler, parazitler ve virüsler bu şekilde ortaya çıkmış olabilir" diyor.

University College London'dan Lucy van Dorp, bu bulguların, sıtmanın sömürge döneminde Amerika'ya yayılmış olabileceğini öne süren önceki kanıtlarla uyumlu olduğunu söylüyor.

“Bu çalışma, ne kadar aracılık edilmiş olursa olsun, küresel insan hareketlerinin bulaşıcı hastalıkların dünyanın diğer bölgelerine yayılmasında gerçekten büyük bir rol oynadığına dair başka bir örnek sunuyor” diyor.


Profesör, genetik verilerin antik Atlantik ötesi göçü desteklemediğini söylüyor

Bu Amerika haritası, eski Yerli Amerikalıların genetiğine dikkat çekiyor ve hepsinin, Avrupa veya Orta Doğu'dan değil, Sibirya'dan seyahat eden atalardan geldiklerini göstermeyi amaçlıyor.

Yakın tarihli birkaç yayın ve belgesel, antik Avrupalıların veya eski İsraillilerin, genellikle "Buz Devri Kolomb" olarak adlandırılan Yerli Amerikalıların nüfusuna katkıda bulunduğu anlamına gelebilecek antik bir trans-Atlantik göçü hakkında varsayımda bulundu.

Ancak, Kansas Üniversitesi antropoloji yardımcı doçenti Jennifer Raff, bilim adamlarının kurtardığı mitokondriyal ve genomik verilerin bu kadar erken bir göçmen dalgasını desteklemediğini söyledi.

PaleoAmerica dergisinde yakın tarihli bir makalenin baş yazarı Raff, "Bu hipotez, arkeoloji camiasının yalnızca çok küçük bir azınlığı tarafından kabul ediliyor, ancak yine de Amerikan arkeolojisine geçici bir ilgi duyan insanlardan çok fazla ilgi görüyor" dedi. sorun. "Sahip olduğumuz genetik sonuçları özetlediğimizde, bu varsayımsal trans-Atlantik göçlerle tutarlı hiçbir şey bulamıyoruz."

Austin'deki Texas Üniversitesi'nde antropoloji doçenti olan Raff ve yardımcı yazar Deborah Bolnick, bu hipotezleri eski ve günümüz Yerli Amerikalılarından elde edilen mevcut genetik kanıtlar ışığında değerlendiren makaleyi yayınladı. Bilim adamlarının bugüne kadar toparladıkları genetik verilerin yalnızca Sibirya'dan Amerika'ya bir göçü desteklediği ve eski İsraillilerden veya şu anda Avrupa olan yerin sakinlerinden daha önceki göçlere dair kanıt göstermediği sonucuna vardılar. Raff, önümüzdeki ay içinde dergi makalesinin açık erişim yoluyla halka sunulacağını söyledi.

Trans-Atlantik göçü için yakın tarihli bir argümanın genetik parçası - Solutrean hipotezi olarak bilinir - Yerli Amerikan popülasyonlarında mitokondriyal haplogrup X2a'nın varlığının, Avrupa veya Orta Doğu'dan Kuzey Amerika'ya eski gen akışı için kanıt sağladığını iddia etti. Hipotez, yaklaşık 13.000 yıl öncesine tarihlenen Kuzey Amerika Clovis kültürünün, günümüzden yaklaşık 23.000 yıl öncesine tarihlenen güneybatı Avrupa'nın Solutrean kültüründen doğrudan geldiğini ileri sürdü.

Bununla birlikte, Raff ve Bolnick, en eski Yerli Amerikalılarla ilgili yakın tarihli tüm genetik araştırmaları analiz ederken, olası bir erken trans-Atlantik göçü ile tutarlı bir şey bulamadıklarını söyledi. Örneğin, 1996 yılında Washington eyaletinde bulunan 8500 yaşındaki Kennewick Adamının tam genomunun yakın zamanda yayımlanması, onun X2a haplogrupuna ait olduğunu, ancak genomunun geri kalanında yakın zamanda Avrupa kökenli olduğuna dair hiçbir belirti olmadığını gösterdi. KU Biyolojik Antropoloji Laboratuvarı başkanı ve bir antropoloji profesörü olan Michael Crawford, bu genetik projede ortak yazardı.

Raff, Kennewick Adamı'nın Batı Sahili'nde olmasının önemli olduğunu söyledi, çünkü X2a'nın şimdiye kadar bulunan en eski ve en atalarına ait soyu, Sibirya'dan Beringia olarak bilinen ve artık mevcut olmayan kara köprüsünden geçen bir göçle daha tutarlı bir şekilde ortaya koydu. Atlantik üzerinden bir göçtense Alaska ve Sibirya arasında. Kennewick Adamı, genomunun dizilenmesinden önce, Sibiryalı olmayan ataları desteklemek için bir argüman olarak kullanılmıştı, çünkü kafatası, daha sonraki Yerli Amerikalılarınkinden farklı görünüyordu. Ancak onun ve kendine özgü kafatası şekillerine sahip diğer eski Amerikalıların genomu, bunun doğru olmadığını gösterdi.

"Şimdiye kadar antik Yerli Amerikalıların tam genomuna baktığınızda, eski Avrupa atalarına dair hiçbir kanıt görmüyoruz" dedi.

Raff, erken bir trans-Atlantik göçün savunucularının, Clovis halkı tarafından kullanılan araçlarda (antik Yerli Amerikalılar) tipik olarak Avrupa'daki erken Solutrean avcı-toplayıcı insanlarla benzerliğe işaret ettiğini söyledi.

Bununla birlikte, çoğu antropolog ve arkeolog, özellikle şimdiye kadarki genetik kanıtlar erken Atlantik ötesi göçü desteklemediği için, bunun bir tesadüf olduğunu düşünüyor.

Raff, Amerika'nın nüfusunu doğru bir şekilde incelemenin önemli olduğunu, özellikle de Amerikan tarihinde birçok kez Yerli Amerikalılar üzerinde bir Avrupa etkisi fikrini destekleyenlerin bunu kabile egemenliklerinden ve kültürel başarılarından uzaklaşmak için kullandıklarını söyledi.

Raff, "Bu sadece kötü bilim olduğu için değil, aynı zamanda çağdaş Yerli Amerikalıları tarihlerinden ayırmaya çalıştığı için gerçekten rahatsız edici" dedi. "Solutrean hipotezinin yazarlarının bunu bu şekilde amaçladığına inanmasam da, bu, Yerli Amerikalıları atalarından ayırma hareketinin başka bir yönü."


Sonuçlar

Ritüel paketinden iki eser örnekledik (ben): tilki burnu kesenin içi, yapışan kalıntılardan küçük bir numune elde etmek için hafifçe kazındı ve (ii) arkeolojik bitki kök dokusunun daha büyük parçasından yüzeysel bir kesit toplanmıştır. Tilki burnu kesesinden alınan kazıma, birden fazla psikotropik bileşiği ortaya çıkardı ve bu da, psikoaktif özellikleri nedeniyle yutulan birden fazla bitki içerdiğini düşündürdü. Spesifik olarak, kese kromatogramları en az beş psikotropik bileşiğin varlığını gösterdi: kokain, benzoilekgonin (BZE), harmin, bufotenin, dimetiltriptamin (DMT) ve muhtemelen psilosin ile ilgili bir tepe (Şekil 3).

LC-MS/MS, kokain, BZE, harmin, bufotenin, DMT ve potansiyel olarak psilosine karşılık gelen tepe noktasının varlığını gösteren tilki burnu torbasından elde edilir.

Arkeolojik bitki sapıyla ilgili olarak, kromatogram kokain, BZE ve bufotenin varlığına karşılık gelen pikler göstermiştir (Şekil 4). Burada ele alınan modern bitkilerin hiçbiri bu üç maddeyi bir arada içermez ve bu üç bileşiği birlikte içeren herhangi bir tür de bilmiyoruz. Bu nedenle, bu kimyasal bileşiklerin bazıları ve muhtemelen tümü eksojen olabilir. Kimyasal analizin yıkıcı doğası nedeniyle, arkeolojik bitkinin yalnızca çok küçük bir yüzey örneğini topladık. Bu nedenle, test edilen numune, bitkinin kendisinin biyojenik sinyalinden ziyade, bitki yüzeyinin temas halinde olduğu maddelerin kimyasını yansıtabilir. Bu anomaliyi iki yorum açıklayabilir (ben): bu bileşiklerin bazılarının dizideki arkeolojik bitki için biyojenik olduğunu veya (ii) tüm bileşikler dışsaldır.

LC-MS/MS, kokain, BZE ve bufotenin varlığını gösteren daha büyük bitki dokusu parçasından kaynaklanır.


İlgili Makaleler

Arkeologlar, Kral Herod'un bir bonsai bahçesi olduğunu keşfetti

Arkeologlar dünyanın en eski resmini buldular. bu bir domuz

Kurtlarla artıkları paylaşmak, insanın en iyi arkadaşını yaratmış olabilir

Bilim adamları tarihimizdeki boşlukları doldurmakta büyük bir yanılgıya düştüler.

Amurru da eski Hitit imparatorlukları, eski Mısır, Ugarit ve daha fazlası ile birlikte MÖ 1.200'deki patlamada yok edildi.

Ugarit'te çöküşten önce ticaret düzenini değiştirmek için ne oldu, bu gerçekten olduysa? Bilmiyoruz. "MÖ 13. yüzyılın başları ile sonları arasında, gemileri Yunanistan'a getiren ticaret merkezleri arasındaki etkileşim modellerinde büyük bir değişiklik meydana gelmiş olmalı. Heidelberg Üniversitesi'nden Prof. Joseph Maran, bu sonucun oldukça beklenmedik olduğunu söylüyor.

Çökmeden önce önem kazanan demirleme noktalarından biri, şimdi modern Hayfa kentinin eteklerinde yer alan Tell Abu-Hawam'dı. Abu-Hawam, İsrail'de bulunan Miken çanak çömleklerinin bilinen en büyük topluluğunu içerir. Bu aynı zamanda Ege ile çöküş öncesi önemli ticaret hipotezini de güçlendiriyor.

Tiryns Maria Kostoula

Ayrıca Tel Aviv Üniversitesi'nden seramik uzmanı Dr. Paula Waiman-Barak, Tell Abu-Hawam'da bulunan kavanozların Tunç Çağı Miken kökenli olduğunu doğruluyor.

Diğer bir kanıt ise MÖ 14. yüzyıla tarihlenen ve Tiryns'teki buluntularla büyük ölçüde çağdaş olan Uluburun batığıdır. 1982'de Türkiye'nin güney kıyılarında bulunan gemide 149 Kenan kavanozu ve diğer şeylerin yanı sıra Kenan takıları vardı. Kavanozların bazıları, şarapta koruyucu olarak ve tıbbi amaçlar için kullanılan mürebbiye ağacının reçinesini içeriyordu. Geminin nereye gittiği elbette bilinmiyor, ancak antik Yunanistan ile Amurru krallığı arasındaki önemli ticaretin varlığını destekliyor.

Arkeologlar daha fazla destek olarak Tell Abu-Hawam'da MÖ 14. ve 13. yüzyıllara ait yabancı çanak çömlek buldular. Şimdi Tiryns'te rapor edilen Kenanit kavanozlarından bazıları Hayfa, Jezreel Vadisi, Akko (Acre), Tire ve kuzey Lübnan'dan gelmiş olabilir, Peter Day'e göre İngiltere'nin Sheffield Üniversitesi'nden ve Atina'daki Demokritos Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi'nden.

İstila veya ticaret

Bazıları, kuzey İsrail kıyılarındaki antik şehirlerde bulunan Miken çanak çömleklerinin, Miken varlığının gerçek olduğunu iddia ediyor. Waiman-Barak, çömleklerin işgalin değil ticaretin kanıtı olduğunu düşünüyor.

Tiryns'ten bir Kenan Kavanozu'nun ince bir bölümünün fotomikrografisi. Mineral ve kaya parçaları, Hayfa Körfezi veya Aşağı Jezreel Vadisi bölgesinde yapıldığını göstermektedir. Peter M. Günü

Levanten Sahili boyunca bulunan Miken seramikleri gerçekten de o zamanın aktif denizcilik bağlantılarının bir sonucuydu. Mikenlilerin ve paralı askerlerin organize bir gelişini düşünmemize gerek yok," diyor.

Ugarit, Tunç Çağı'nda önemli bir ticaret merkezi olan Kıbrıs adasının kuzeydoğu ucunun karşısında yer alıyordu. Ugarit'in o dönemde uluslararası ticaretteki statüsünü doğrulayan, Ugarit tüccarı Sinaranu'nun, tekneleri Girit'ten döndüğünde krala ithalat vergisi ödemek zorunda olmadığını bildiren bir mektuptur. &ldquoGünümüzden itibaren, Ugarit Kralı Niqmepa'nın oğlu Ammistamru, Siginu'nun oğlu Sinaranu'yu muaf tutuyor &hellip Tahılını, birasını, zeytinyağını saraya teslim etmeyecek. Gemisi Girit'ten geldiğinde muaftır.&rdquo Ras Shamra tabletleri 16.238+254 Açıkça görülüyor ki, çok zenginler için de vergi indirimleri için geçerli olan güneşin altında yeni bir şey yok.

Ancak tüm maddi zenginliğine rağmen Ugarit, baştan sona vasal bir krallıktı. Tarih öncesi başlangıçlardan itibaren, Mısır imparatorluğunun en kuzeydeki karakolu haline geldi. Daha sonra MÖ 14. yüzyılda Anadolu merkezli Hitit İmparatorluğu'na katıldı. Ardından, MÖ 12. yüzyılın sonlarında tüm bölge bir karışıklık yaşadı. Mısır'ın güçlü imparatorlukları, Hititler ve diğerleri patladı ve sözde Deniz Halkları boşluğa yelken açtı.

Ege'nin bir yerinden gelen Mısır'ı işgal etmeye çalıştılar, ancak başarısız oldular, ancak başka yerlere baskın yaptılar. Güney Türkiye'deki bahtsız Hititler, vassalları Ugarit'in birliklerine ve filosuna el koydu ve şehri savunmasız bıraktı.

Ve orada savunmasız kaldığı için, MÖ 1200 civarında gerçekten tamamen yok edildi.

Hayfa bölgesinde (MÖ 1230-1180) olduğu öne sürülen Tiryns'ten bir Kenanit kavanoz parçasının parçası Peter M. Day

Ancak Tiryns ekibinin analizleri, bu felaketten bir nesil önce, Ugarit bölgesinde üretilen nakliye deniz konteynerlerinin dolaşımının Ege'de daha nadir hale geldiğini gösteriyor.

Bunun nedeni, Anadolu merkezli Hititler ile Mezopotamya merkezli Asurlular arasındaki ilişki ve rekabette olabilir. Hititler, yazmayı Asurlulardan öğrenmiş gibi görünüyorlar ve savaştılar.

Hitit imparatorluğu, yoluna yaklaşık 3700 yıl önce başladı ve en parlak döneminde, tüm Anadolu'yu ve kuzey Levant ve Yukarı Mezopotamya'nın bazı kısımlarını kapsıyordu. Asur imparatorluğu daha da eskiydi ve Mezopotamya'daki Hititlerin doğusundaydı.

"Belgesel kanıtlar, Hititlerin kuzey Levant'ın (Amurru Krallığı) hükümdarlarını, Mikenliler ve Asurlular arasındaki ticareti önlemek için bir tür Tunç Çağı ambargosu olan Ege'den gelen gemiler için limanlarına erişimlerini geri çekmeye çağırdıklarını gösteriyor. & rdquo diyor Gün. Ama muhtemelen bu &ldquoembargo&rdquo, Ugarit'in can damarına, yani ticarete mal oldu.


Hollanda Köleliğinin Boyutu ve Köle Ticaretinin Hacmi

Şirket ve toplam Hollandalı köle sayısı ve buna eşlik eden yıllık köle ticareti hacmi, büyük dalgalanmalara maruz kaldı ve yıldan yıla büyük farklılıklar gösterdi. Kıtlık, savaşlar, salgın hastalıklar ve doğal afetler, yüksek ölüm oranları, düşük kendi kendine üreme veya kreolizasyon, azat ve yaygın terk etme seviyeleri nedeniyle zaten erime eğiliminde olan yerel köle popülasyonları arasında hasara yol açabilir. Birçok bilim adamının belirttiği gibi, uzun vadeli demografik dengesizlik nedeniyle köle ticareti olmadan kölelik olmaz. Güneydoğu Asya'daki şirket yerleşimlerinin çoğunda ölüm oranları, Cape'dekilere ve daha da büyük bir dereceye kadar Güney Asya'dakilere kıyasla önemli ölçüde daha yüksekti.[80]

Ambon'da acımasız savaşlar (1618, 1625, 1636–37, 1641–46, 1650–56, 1658–61, 1680–81) ve tekrarlayan sıtma salgınları (1633–34, 1651, 1656–58, 1666, 1671–72) , 1677–78, 1682–84, 1689–91) ara sıra köleler de dahil olmak üzere nüfusun tüm gruplarını perişan etti. Alfurese “headhunters”'in güneybatı Ceram'daki sürekli baskınları, dışa göç ve ardından gelen bir gelgit dalgası (1674) büyük bir deprem, mevcut demografik sorunları daha da kötüleştirdi. 1643 ve 1671 yılları arasında Ambon (Hitu, Larike, Hitu Tenggara ve Leitimor), Lease Adaları (Haruku, Saparua ve Nusalaut), Batı Adaları (Ambelau, Buru, Boano, Manipa ve Kelang) ve güneybatı nüfusu Ceram yaklaşık 30.000 veya %37 ile düştü, 1691 yılına kadar sadece orta derecede toparlandı (yıllık yaklaşık %1 büyüme) ve sonraki dönemde (1692-1708) stabilize oldu.[81]

Banda'da, orijinal nüfus 1621'de şirket tarafından sınır dışı edildi, sürüldü, açlıktan öldü veya katledildi ve yerini köle emeği kullanan Hollandalı sömürgeciler veya perkeniler aldı. En kötü sıtma salgınları genellikle volkanik patlamaları takip etti. 1638'de sadece Neira Kasabasında 375 kişi öldü. 1678'de Hollanda'nın Banda hükümetinde toplam 376 kişi öldü. 1693'te hindistan cevizi bahçelerinde ya da perkende “çok fazla köle” olmak üzere 771 kişi öldü. 1702'de 351 özgür şehirli köle öldü ve daha sonra bunların yerini almak için 356'sı Endonezya'nın doğusundan ithal edilmek zorunda kaldı.[82]

Güneybatı Seylan, Kandy'nin iç krallığı (1670-75) ile aralıklı savaşlar ve düşmanlıklar ve ada genelinde kıtlık ve hastalık yayan tekrarlayan kuraklık veya sel (1659, 1661, 1664, 1669 ve 1673) tarafından rahatsız edildi. Örneğin 1661'de 400'ü yaşlı ve neredeyse yıpranmış insan olmak üzere 900 köle öldü. 1669'da Kolombo topraklarında çok sayıda insan ölüyordu. Bildirildiğine göre yerel şirket hastanelerinde tedavi gören 100 Hollandalı ve 800 köle, bu tesisler genellikle sanal ölüm tuzakları olduğu için pek de iyi durumda değildi.[83]

Batavia ve çevresi, Cava eyaletleri olan Mataram (1628–29, 1677–81) ve Bantam (1619, 1633–39, 1656–59, 1680–83) ve giderek artan ölümcül hastalıklara (özellikle sıtma) karışan birkaç savaşa sahne oldu. ) yerel çevrede doğal ve insan kaynaklı değişiklikler nedeniyle. Örneğin, 1676 ile 1677 arasında, Mataram'ın karıştığı düşmanlıklar sırasında, Batavia'daki köle nüfusu 17.279'dan 15.776'ya düştü. 1688 ile 1690 arasında, hastalıklar şehir içindeki köle sayısını (Zuidervoorstad hariç) 12.125'ten 11.172'ye düşürdü. Yalnızca Ağustos ve Eylül 1688'de, Batavia'da 'tüm uluslardan' 8221'den fazla insan 'kızamık ve çiçek hastalığının kötü bir türü' nedeniyle öldü. Batavia'daki yüksek ölüm oranları, sıkışık yaşam koşulları ve ev kölelerini hava sirkülasyonu olmayan odalarda barındırmak.[84]

Beklenmedik yüksek ölüm oranı dışında, şirket kölelerinin sayısı genel olarak nispeten sabitti. Bununla birlikte, zaman zaman, politika kararlarının bir sonucu olarak ciddi değişiklikler meydana gelebilir. Yerel tahkimatların tamamlanmasının ardından, 1664-1671 yılları arasında Batavia'daki şirket kölelerinin sayısı üçte bir oranında 1.519'dan 1.008'e düşürüldü. Kesintiler görünüşte çok derindi ve şirket daha sonra özel kişilerden 500 köle kiralamak zorunda kaldı. Harcamaları azaltmak için, yüksek hükümet Ocak 1678'de daha fazla şirket kölesi çalıştırmaya karar verdi.[85]

Daha kalıcı olan, bir dizi bütçe önleminin bir parçası olarak Seylan'daki şirket kölelerinin sayısını azaltma kararıydı. 1677 ve 1679 arasında, Seylan'daki şirket kölelerinin sayısı sırasıyla 3.932'den yaklaşık 2.000'e neredeyse yarıya indirildi. Bazı eski köleler ödeme karşılığında azat edilirken, geri kalanı Batavia ve Malacca'ya gönderildi. Kolombo'da bile, şirket daha sonra Seylan tahkimatlarını güçlendirmeye yardımcı olmak için güneydoğu Hindistan'dan 500 Christian Paravas'ı köle olarak kiralamak zorunda kaldı.[86]

Şirketin ve özel şahıslar olarak memurlarının köle nüfusu nispeten istikrarlıyken, şirketin yetki alanına giren bölgelerdeki Avrupalı ​​ve Asyalı tebaanınki, on yedinci ve on sekizinci yüzyılın başlarında büyüyen, belirgin bir dünyevi yükseliş eğilimi sergiledi. Only in the late eighteenth century did the number of slaves in Dutch “conquests” drop dramatically along with the declining fortunes of the VOC.

A sample from the late seventeenth century provides some valuable insights into the number of company and total Dutch slaves and the accompanying volume of the annual slave trades. The numbers presented here are, to borrow a phrase from Ralph Austen, in the form of a “tentative census.”[87] Future archival research will refine the estimates for various VOC settlements. In 1688, there were about 4,000 company slaves and perhaps 66,000 total Dutch slaves in the various settlements spread out across the Indian Ocean basin (see Table 4 ). Not surprisingly, the two most important VOC settlements, Ceylon (1,500) and Batavia (1,400), accounted for the bulk of the 4,000 company slaves, with the Cape of Good Hope (382), Banda (166), Malacca (161), and Makassar (112) as important secondary centers of forced labor. Batavia (26,000) and Ambon (10,500) made up over half of the total of 66,000 Dutch slaves, with Ceylon (4,000), Banda (3,700), Malacca (1,800), and Makassar (1,500) as significant second-rank slaveholding societies. The number of slaves in South Asia was much smaller than in Southeast Asia and greater South Africa due to the ability to compel “free” populations to perform labor services as part of their caste obligations or to demand extraordinary services from resident foreign communities.

To replenish or increase these numbers, 200–400 company slaves and 3,730–6,430 total Dutch slaves had to be imported each year. Assuming average mortality rates en route of circa 20% on slaving voyages, 240–480 company and 4,476–7,716 total Dutch slaves were exported annually from their respective catchment area.[88]

To place these numbers in a comparative global perspective, 9,500 slaves were exported each year in the trans-Saharan slave trade in the seventeenth century 3,000 slaves were shipped annually from the Swahili and Red Sea coasts during the same time period. In addition, 29,124 slaves were exported each year in the Atlantic slave trade during the last quarter of the seventeenth century, 2,888 of which transported by the Dutch West India Company. The exact volume of the Crimean Tatar trade in Polish and Russian slaves is impossible to gauge, though one (inflated) estimate suggests that in the seventeenth century Poland lost an average of 20,000 captives yearly. In the period 1607–17 the Tatars may have seized 100,000 Russians and in the next 30 years another 100,000.[89] The volume of the total Dutch Indian Ocean slave trade was therefore 15–30% of the Atlantic slave trade, slightly smaller than the trans-Saharan slave trade, and one-and-a-half to three times the size of the Swahili and Red Sea coast and the Dutch West India Company slave trades.


Plenty of psychoactive substances

While the bundle contained some dried plant remains, Capriles and his international research team weren’t able to determine their identity with certainty. Still, wondering what other plants the shaman once stored in his bag, the researchers tested the chemical signature from the inside of the fox-snout pouch against those of a variety of plants.

It turns out the pouch once contained a number of psychoactive substances. The analysis revealed traces of bufotenine, benzoylecgonine (BZE) and cocaine (likely from coca leaf), dimethyltryptamine (DMT), harmine, and possibly psilocin, a chemical component of psychedelic mushrooms.

The pouch’s owner was either well-traveled or connected to a vast trade network, as not all of the plants once present in the pouch are native to southwestern Bolivia. Harmine is abundant in the yage plant, which comes from tropical parts of northern South America, hundreds of miles away. And the team thinks the DMT may have been from chacruna, a plant from the Amazonian lowlands. “This person was moving very large distances or had access to people who were,” says Capriles.

The suspected shaman also had access to powerful psychedelic experiences, likely thanks to a combination of harmine and DMT. Harmine-containing yage is the primary ingredient in modern-day ayahuasca, and is often combined with DMT-containing chacruna. Together, the substances interact to cause powerful hallucinations along with nausea and vomiting.


Seeing Through the History of Ancient Roman Glass

Glass was a valuable and highly prized commodity within the Roman Empire, ancient China, and along the trade routes known collectively as the Silk Road. And yet archaeologists and scientists have been unable to come to a consensus on the origins and techniques for making various types of luxury glassware cherished during the Roman imperial period. Of particular interest is the location of workshops which created the crystal clear glass referred to as “Alexandrian glass.” Emerging technologies used for chemical and isotopic analysis combined with new archaeological discoveries are uncovering the sources, craftsmanship, and long-distance trade of this delicate commodity.

Ancient glass production required the heating of sand and lime with a flux (a substance which lowers the high melting point of the silica in the sand) in a kiln. Until the 9th century CE, this was usually a type of soda ash called natron. The technology has been around since the third millennium BCE within the ancient Levant (the area of modern Iraq and northern Syria, specifically at the Syrian site of Tell Brak) however, there remains many mysteries surrounding its primary production location. Although there is debate about the origins of the material, Mesopotamian artisans likely first crafted glass in order to make beads, glaze jewelry, and produce other small objects. By 1550 BCE, archaeological evidence surfaces for Egyptian glassworkers producing similar glass objects which would come to be particularly prized by pharaohs. Many of these vessels were a cobalt blue in imitation of stones such as lapis lazuli. Transparent glass was also a source of beauty and utility, being used for cosmetics bottles and decorative containers such as fruit bowls, but also used in ancient optics experiments and mechanical devices.

Back in 2005, archaeologists Thilo Rehren and Edgar B. Pusch, discovered a large number of artifacts with predominantly red-colored glass (a hue produced using copper) in them at a site on the Egypt’s Nile Delta called Qantir-Piramesses dating to 1250 BCE. The artifacts pointed to the fact that glass workers in the large, factory-like space would first heat raw materials within recycled beer jars. Next, the glass was colored and finally heated inside the crucibles in order to create round ingots.

These glass ingots could then be shipped elsewhere and later be turned into a litany of various glass containers, mosaic tiles, or window panes by glassblowers. The translucent “Alexandrian glass” mentioned in a Roman inscription describing prices for goods and services called the Price Edict of Diocletian (301 CE) notes this clear glass was the most expensive of the types listed. While some modern scholars have long believed “Alexandrian glass” was shorthand for all clear glass, scientists are now discovering through new processes of analysis connected to the isotopes found in sand that it is likely tied directly to the Egyptian city of Alexandria itself.

The use of isotope analysis is now allowing for new insights into this distinct, transparent type of glass with antimony added. Geoscientists from Aarhus University led by Gry Hoffmann Barfod and archaeologists from University College London and the Institute of Classical Archaeology in Münster recently published findings using ancient glass from the northern Jordanian site of Gerasa. The study indicates the utility of using the element hafnium (Hf) in tracing the provenance of ancient glass in order to isolate where it originally came from.

The isotopic analysis of the Gerasan glass allowed the scientists to pinpoint and separate out glass made in Egypt from that made in the Levant, and, in particular, to identify and document the production of antimony (Sb) — i.e. transparent — Roman glass to the area of Egypt. Manganese and antimony are the two elements that were regularly used in glass production in order to decolorize it. As the study concludes, the Nile and Atbara rivers brought minerals to the Nile Delta from Ethiopia, which controls the Neodymium (Nd) isotopic compositions of Nile sands. Analysis of these compositions can then allow for more certitude in identifying primary glass production sites in the Eastern Mediterranean.

This summer has seen a number of different approaches to sourcing the provenance of ancient and medieval glassware that are changing the field altogether. In a particular study from archaeologists at the University of Nottingham and the University of Science and Technology Beijing, scientists performed an isotopic investigation of sands, plants ashes, and Islamic glasses from Turkey and Syro-Palestine, this time using neodymium and strontium isotopes. The study addresses the provenance of the glass found in a famed 11th century CE shipwreck of a Byzantine merchant vessel at Serçe Limanı, a harbor on the southern coast of Turkey near Rhodes. The authors note they have used isotopic and chemical analysis to locate the origins of the glass found within the submerged Byzantine ship:

For the first time we have been able to provide a more secure provenance for the late 11th century CE Serçe Limani raw glass. It was made from Levantine coastal sand, or an equivalent source of geologically young sand, and has a Sr signature that suggests a production provenance in the Palestinian area, but not in established centres such as Tyre as has been suggested.

The Nottingham study has now established isotopic provenances for 9th- to 12th-century Islamic glass vessel fragments from al-Raqqa, Beirut and Damascus and demonstrated they “probably [coincide] with an area in or near Damascus. Two al-Raqqa vessel glasses with elevated potassium oxide levels and distinctive Nd and Sr signatures may have a central Asian origin.”

These newly published studies exemplify that knowledge of long-distance trade in antiquity and the middle ages is still evolving. Geochemists and archaeologists are now increasingly able to understand, chart, and then map out the isotopic “signatures” of various Mediterranean areas using glass, and in turn, to offer a broader understanding of the expansive trade networks at work in the Roman Empire and along the Silk Road. Who knew that one of the most fragile and luxurious of materials would become so valuable in exposing the bustling economy of the premodern world.


Reader Interactions

Comments

THIS is a pretty extensive article, and explains so much more than I realized!

Mike King’s “The Real History Channel” blog did a fine piece on this also. However, this article, here, has done a superb job of really putting together many of the missing pieces of this little-known chapter in US history.

There needs to be real answers and a real telling of history – if we as a people are to ever find ourselves being able to walk uprightly and with a sense of being, rather than browbeaten into helplessness through ignorance of the truth!

Though I may not fully subscribe to any religions, I do still acknowledge the importance of finding and knowing the truth – as a spiritual strength – and a better communion with God.

Please keep doing the godly work that you are doing!

Professor Tony Martin made this claim —> “Jewish historians who have analyzed the 1830 census have discovered that whereas something like 30-odd percent of the white population may have owned one or more slaves in the South, for Jewish households it was over 70 percent. So according to an analysis of the 1830 census by Jewish historians, Jews were more than twice as likely, on a percentage basis, to own slaves.”

There are two problems here.
–First, the 1830 census did NOT specify slaveholders and their religious affiliation.

–Second, if one says rawly that “75 percent of Jewish households owned slaves, according to the 1830 census”, was the possession of slaves due to the fact of being a Jew or being wealthy? One must delve into the number of Jewish families who were wealthy and owned slaves and who were wealthy and did not own slaves, and compare them to whites in the same two categories.

Winthrop D. Jordan’s article in the Atlantic, “Slavery and the Jews”, stated:

“In order to assess such a claim, one must resort to details. Martin’s purported actuality [the 75% statistic] is wrong on its face if applied to the “white population” of the United States “as a whole,” because in 1830 only a handful of white northerners still owned slaves. Jews were concentrated in the North, and they constituted a very small minority there. Even if the statement is taken as applying only to the states in the American South that had not adopted gradual emancipation laws, it remains badly flawed. A careful and honest footnote in The Secret Relationship reveals that “Jewish scholars” had concluded that Jews in the South lived mostly in towns and cities. Neither this book nor Martin’s explains the significance of this fact. In actuality, slave ownership was much more common in southern urban areas than in the southern countryside. The relatively high proportion of Jewish slaveholding was a function of the concentration of Jews in cities and towns, not of their descent or religion. It is also the case that urban slaveholders of whatever background owned fewer slaves on average than rural slaveholders, including those on large plantations. Thus the proportion of slaveholders has never been an accurate measure of the social or economic importance of slaveholding, unless it is assessed on a broadly regional or state-by-state basis. In this instance, as in so many others, the statistical data do not stand up and cry out their own true significance.”

Junius Rodriguez (The Historical Encyclopedia of World Slavery, Volume 1, ABC-CLIO, 1997) referenced…

“A few Jews even became prominent slave owning planters in the Old South…as successful as these Jewish Southerners were by Southern standards, they represent a very tiny percentage of the 20,000 Jews residing in the antebellum South who could, or would, ever aspire to own a slave. About 5,000 Jews owned one or more slaves – about 1.25 percent of all the slaveowners in the antebellum South…For those Jews who did own slaves, the records demonstrate that they were not significantly different from other masters in their treatments of their bondsmen.”

Historian Bertrand Korn made this conclusion–”Another statistical indication of Jewish ownership of slaves, probably more accurate in terms of proportions than the census returns, are references to slaves in Jewish wills. Over the years, Professor Jacob R. Marcus has assembled at the American Jewish Archives, one hundred and twenty-nine wills of identifiable Southern Jews who died during the period of interest. Of these, 33 refer to the ownership and disposition of slaves. [That would mean 96 did NOT own slaves] This would mean, if it is a reliable index, that perhaps one-fourth of Southern Jewish adults were slave owners. [That would mean three-fourths Southern Jewish adults were NOT slave owners]. It is instructive that this matches the federal figures for the 1860 census, namely, that three-fourths of the white population of the South were not slave owners. Equally important, however, is the fact that only one-seventh of Southern Negroes were domiciled in towns and cities.”

I am African American/Native and I will NEVER condone communism and the killing of a whole population (Holocaust) based on one or two of their wrong doings, for example Margret Sanger’s “The Negro Project”, but we are all human and should be brought to justice for what we do to one another. The fact that I was never taught that Jews owned slaves or were even in the US before the Civil War is sketchy. The fact that some white people like the history of slavery but hate all jews is typical. To be honest, so many are out of touch. The holocaust came after WW1 when Germany had to pay reparations to countries because they caused the war, then the Great Depression was felt in Europe too, so they were weak and desperate. They blamed all the problems on jews, Gypsies, Blacks, gays, the disabled, ect. for the problem. Now some people say “oh the jews were doing this and that”, but I’m sure not everyone was doing bad things especially the children.

They were also behind the Bolshevik revolution in Russia, communism in China, and slavery. Your true oppressors are the ones you can’t criticize.

Since the mid-20th century, the world has only ever heard one side of the most horrific war in human history. During the 75 years that have now passed, only a single narrative of the great conflict has been heard. This over simplistic narrative totally ignores the previous decades of critical history leading up to World War II, ignores vital information from the actual war years, and outright fabricates lie after lie after lie.

We are today living in the world of the victors of that war and without an objective, rational and balanced view of our history, we are doomed to repeat the mistakes. After World War Two, the victors of the war not only went on to write our history books, infiltrate our media and public education but even going so far as to criminalize the mere questioning of the official story’s orthodoxy. *The truth is, that our world today can only be understood through a correct understanding of World War II, the architects of it and the conflicts between Globalism and Nationalism. Between the old-and-new world order. The Traditional and the “Progressive”.*

Day in and day out, has the post-war propaganda been pounded into the minds of three subsequent generations. Every medium of mass indoctrination has been harnessed to the task of training the obedient masses as to what the proper and “acceptable” view of this event should be. Academia, news media, public education, book publishing, TV documentaries, Hollywood films and politicians of every stripe all sing the same song.

For very good reasons, most people don’t trust the mainstream media anymore. You have already heard the official history millions of times.

This new epic documentary gives an overview of how Europe has been shaped in modern history. In it, you will find the secret history, where you will find the real causes of the events. Watch this series and uncover the real root causes of World War II. It will take you on an epic timeline that will transport you back in time and lead you on the journey through the Bolshevik Revolution, the communist attempts to take over Germany hyperinflation during the Weimar Republic, widespread unemployment and misery, Adolf Hitler’s rise to power, World War I & II – all the way to the modern world. It presents the true historical events that lead to this world catastrophe known as the second world war, as well as the aftermath.

Do be forewarned though, your worldview will never be the same.

The atlantic slave trade was caused by the Jewish traders and this can never be denied.

109 nations is not enough, let’s make that a round even 110 across the world.

Yuppers, nobody wants to be called “anti-Semite”.
FYI – Semites are those from the offspring of Noah’s son Shem including Hebrews, Arabs & others from Africa. Not everyone who says they’re a Jew is a Jew. Instead they are a brood of vipers.

You are absolutely spot on. Thankfully a lot of people are now waking up to the Talmudic tyranny.

Since the mid-20th century, the world has only ever heard one side of the most horrific war in human history. During the 75 years that have now passed, only a single narrative of the great conflict has been heard. This over simplistic narrative totally ignores the previous decades of critical history leading up to World War II, ignores vital information from the actual war years, and outright fabricates lie after lie after lie.

We are today living in the world of the victors of that war and without an objective, rational and balanced view of our history, we are doomed to repeat the mistakes. After World War Two, the victors of the war not only went on to write our history books, infiltrate our media and public education but even going so far as to criminalize the mere questioning of the official story’s orthodoxy. *The truth is, that our world today can only be understood through a correct understanding of World War II, the architects of it and the conflicts between Globalism and Nationalism. Between the old-and-new world order. The Traditional and the “Progressive”.*

Day in and day out, has the post-war propaganda been pounded into the minds of three subsequent generations. Every medium of mass indoctrination has been harnessed to the task of training the obedient masses as to what the proper and “acceptable” view of this event should be. Academia, news media, public education, book publishing, TV documentaries, Hollywood films and politicians of every stripe all sing the same song.

For very good reasons, most people don’t trust the mainstream media anymore. You have already heard the official history millions of times.

This new epic documentary gives an overview of how Europe has been shaped in modern history. In it, you will find the secret history, where you will find the real causes of the events. Watch this series and uncover the real root causes of World War II. It will take you on an epic timeline that will transport you back in time and lead you on the journey through the Bolshevik Revolution, the communist attempts to take over Germany hyperinflation during the Weimar Republic, widespread unemployment and misery, Adolf Hitler’s rise to power, World War I & II – all the way to the modern world. It presents the true historical events that lead to this world catastrophe known as the second world war, as well as the aftermath.

Do be forewarned though, your worldview will never be the same.

You might want to study history a bit more. Jews pushed Europe into a war from higher up the chain. Germany was being starved to death by Jewish merchants and Bankers. They declared war on the Germans. Nobody is innocent, but many are behind the curtain. You can’t get out of it anymore, blaming White Christians, or Whites in general. You need to be educated or you’re just jumping through your own version of history and the full issues.

As always, when a skeptical eye turns the way of the Jewish community, the holocaust card gets played as a magick-get-out-of-jail-free card.

Interesting too how we never hear much about the fate of millions of Christians behind the iron curtain under Judeo-Bolshevism. Millions of Christians were killed off before Hitler even came to power. They were still finding bodies decades later. A poster on Breitbart mentioned that he was in Russia in the 1990s when the River Ob eroded its banks, releasing hundreds of frozen, perfectly preserved bodies that floated downstream. That’s just ONE example. Yet we never hear about that. Is it because the same Jewish minority which led Bolshevism now controls our media in the West?

This minority have used their control of the media to cover up their crimes behind the iron curtain, while simultaneously using this media control to endlessly preach the holocaust. Yet the truth is that anyone with an open mind will find a LOT that doesn’t add up about the holocaust story.

> Top Allied leaders Eisenhower, Churchill and De Gaulle never mentioned ‘gas chambers’ or ‘six million Jewish victims’ or an ‘extermination program’ in their entire war memoirs spanning 7,061 pages.
> Nor did Truman in his first SOTU after the war in Feb 1946.
> Nor did Patton, the top US General in Europe after the war.
These top Allied leaders hadn’t heard of the holocaust yet 70 years later it’s somehow the defining event of WWII.

Another example: in 2003 the state of Israel confirmed that 1,092,000 original Jewish survivors were still alive.
This means that MILLIONS survived sixty years earlier in 1945.
But you’re not allowed to ‘notice’ due to ‘Denial Laws’.

There are many other examples, too numerous to list here. Ultimately, there are no mass graves. No mass piles of ash. No photographic evidence.
> The neutral Red Cross performed thousands of inspections of German camps and NEVER mentioned ‘gas chambers’. Their three-volume, 1,600 page report has been totally memory-holed because it doesn’t fit the official view.
> In 1985, the world’s foremost holocaust historian, Dr Raul Hilberg, stated under oath that he couldn’t provide evidence that just one single Jew was [email protected] Under oath!
Holocaust denial laws were rolled out across the West soon after.

There’s an old saying, accuse the other side of that of which you’re guilty. Jewish author Ron Unz wrote an excellent article called ‘Holocaust Denial’ in which he shows that the holocaust story truly took off in popular culture an entire generation after the war, from the late 1960s/early 1970s. Among other things, the holocaust story served to deflect from the horrors of Bolshevism as the iron curtain came down.

The holocaust story also served to deflect from Israeli atrocities in the 1967 war.

Beyond that the holocaust story is the keystone of the postwar order. To quote Douglas Reed, the two victors of WWII were Communism and Zionism.

The ‘holocaust’ story is used to destroy nationalism in the European Christian West, and pave the way for global citizenship as admitted by the UN – ergo one world government.

The ‘holocaust’ is also used to justify Jewish nationalism/Zionism as well as the extortion of billions of dollars from the West to build up the new dirt poor state of Israel.

Well, I have yet too see a Jew who was killed during the Holocaust that was murdered by a blood agent. That’s the chemical the allies claimed was used in the gas chamber, all the photos of both rescued and victims of the Holocaust looked like they where either on the verge of starving to death or did starve to death.

And yeah I agree with you it seems crazy and racists to just point to the Jews and say it’s their fault, but I have been checking and I telling you Henry Ford is absolutely right every single problem America suffers from does have a group of Jews at the center. And at this point in my life I would be more surprised if the Jews had nothing to do with the slave ships.

Only thing is, (((they))) have done so much more than one or two acts of evil.
They killed millions of whites in the Holodomor, and started conflict between Poland and Germany, forcing Germany into war. After the war ended, and Jewish Soviets took over Europe, they raped and murdered more Germans than there were casualties of the war.
The list goes far beyond one or two wrongdoings…
Also, the camps were no different than the ones in America, intended for Japanese citizens, they were actually better than the U.S. camps.
The Holocaust never happened, but it should have.

You are misinformed in many of the points you brought up. There are a great may things you can Google or read about in an actual history book.
The 1st and most important is that the holocaust was during WW2 not WW1.
The actions of the jews in Germany at the end of WW1 caused the collapse of the German economy. In that conflict Germany is reported (by them) to have killed nearly 6million German Jews. A number that is dwarfed and made miniscule by the Russians having killed 20 million Russian Jews.
This cycle of expelling,prosecuting (not persecution), banishing and executions of the jewish people in Europe has happened many times and always for the exact same reasons.

Germans had to pay reparations after WWI not because they started the war but because they lost.
On slavery and Jewish behavior, google Tony Martin , oops, since all this Jewish sponsored censorship has occurred, all Martin videos concerning the Jewish slave trade and his personal harassment by a united Jewish community have been erased. Great videos for educating blacks that Jews are their friend now because its good for Jews and bad for whites. During the age of colonialism Jews were not their friend and Jews used whites to enslave blacks. (behind the curtain)
White racism basically was forced on the white community to ensure blacks and whites would not work together to undermine elite rule. It’s the elites that are behind race hate because during colonialism they wanted their white mercenaries to see blacks and other non-whites as the enemy. Not that world discovery has been done, they are blaming normal whites for being racists a reeligion taught at the point of gun by them to whites

All of my ancestors were 100% anglo-saxon, as far as geneological research shows. My age is 84, and for decades I have read or heard many such things as are in this forum. The masses of convoluted information leave me unconvinced because infallibly separating truth from non-truth is beyond my power. I will not devote my life trying to delve to the truth of who sinned the most. I have been a born-again, Bible-believing Christian since age 22. I did not seek God he sought me! I am a student of the Bible, which declares that all have sinned and come short of the glory of God (Romans 3:23). Our sin is why Jesus was sacrificed. He paid for all our sins — everybody’s! Although God the Holy Spirit convinces each of us of his need to repent and trust almighty God for salvation, most folk (Matthew 7:12-14) do not respond, thus slamming the door to heaven in their own faces. Although God is love and not willing that any perish, he also respects each man’s free will, his right to choose. Salvation is based neither on ethnicity nor good works, but rather on God’s work. His loving efforts draw but never force each of us to him and the salvation and eternal blessings he has prepared. Although those are free, it cost God an incalcuable price to make it available. If you have not done so, “say yes” to the Holy Spirit at a time he is convincing you of your lostness and need to be saved. Do so, and you’ll become a child of God. Spurn his offer, and your destiny is set: Eternal fire (Jude 1:7 Revelation 20:10, 14, 15). He loves all of us, whether Jew or non-Jew, so “say yes.”

Well spoken Reverend. Thank you for your Godly wisdom.

The point of the entire historical record is that if the lies and misinformation are so thick normal people ignore all…..including the truth.
It is true that as a Christian you are not to mind the affairs of the world and follow in the footsteps of Jesus.
But only since the collection and editing by the commission King James appointed.
Up till then the constant appraisal of the state if things was a duty of the Christian as it was through the wants and needs of the people they were to find their work and calling.
The jews do not share our sense of forgiveness, charity or love for our neighbors.
They adhere to the ancient beliefs that an eye for an eye and that it is ok to take land,money,property eslave,and kill those who are in possession of what they need or coveted……..

And what does revelation 2.9 and 3.9 tell us? Their deceptions even had Jesus killed and true to form even today the mossad has the motto “by way of deception thou shall so war! Can we agree it is the devil who employs deception on such a scale?