Tarih Podcast'leri

Süvari askerleri kılıçları ne zaman kınından çıkardı?

Süvari askerleri kılıçları ne zaman kınından çıkardı?

Çoğu film, bir süvari hücumundan önce, kılıçları kullanılmadan çok önce, süvarilerin kılıçlarını kınından çıkarmasını tasvir eder. Bu otantik mi?

Genç Winston (1972) yukarıdakileri örneklemektedir, ancak tuhaf bir şekilde. Genç Winston Churchill'in, hücumundan önce kılıcını kınından çıkardığını, sonra hücum ettiğini, ancak düşmana yaklaştığında, Churchill kılıcını değiştirir ve onun yerine Mauser C96 tabancasını üretir (bu klibin 1 dakika 17 saniyelik kavşağında). düşmanla savaşır.


Süvari taktikleri yüzyıldan yüzyıla değişebiliyordu, ancak ateşli silahlara sahip olduklarında, saldırı sırasında ateşli silahtan kılıca hızlı geçişi öğrenmeleri gerekiyordu.

Napolyon savaşlarında savaşan Rus süvari subayı Nadezhda Durova (aka Süvari Kızı), ünlü anılarında bazı ayrıntılardan bahsetti. Standart eğitimi şöyle tasvir etti:

надобно было первому перескочить ров, выстрелить из пистолета в соломенное чучело и тотечас рубить

İlki siperin üzerinden atlamak, tabancayı saman kuklaya atmak ve hemen bir kılıçla kesmek zorunda kaldı.

Kılıcını yalnızca ateş ettikten sonra kınından çıkarıp çıkarmadığını söylemiyor, ancak siperin üzerinden iki eli dolu olarak atlamak çok karmaşık görünüyor. Bu hızlı silah değişimi bir zorunluluktur.

Şaşırtıcı bir şekilde daha sonra bir savaştan bahsederken tam aradığınızı yazıyor:

Эскадрон наш ходил несколько раз в атаку, чем я была очень недовольна: у меня нет перчаток, и руки мои так окоченели от холодного ветра, что пальцы едва сгибаются; когда мы стоим на месте, я кладу саблю в ножны и прячу руки в рукава шинели: но, когда велят идти в атаку, надобно вынуть саблю и держать ее голою рукой на ветру и холоде.

Filomuz birkaç saldırı yaptı ve bu beni çok rahatsız etti: Eldivenlerim yok ve soğuk rüzgar yüzünden ellerim uyuştu, bu yüzden parmaklarım zorlukla bükülebiliyordu; Yerimizde kalırken kılıcımı kınına sokarım ve ellerimi paltomun kollarına saklarım, ama şarj etmeleri emredildiğinde kılıcı çıkarıp çıplak elle rüzgarın ve havanın altında tutması gerekir. soğuk.

Bunun gerçek nedenini bulamıyorum - bir tür psikolojik saldırı falan mıydı - ama sözleri oldukça açık. Süvariler tabancaları mesafeli atışlarda kullansalar ve kılıçlarını çok çabuk söndürebilseler de, kınsız kılıçlarla hücum etmek, XIX. yüzyılda bile gerçek bir savaş yöntemidir.

UPD.

Kılıç saldırılarının en son örneklerinden biri olarak, 2 Ağustos 1942'de Sovyetler Birliği'nin Kushevskaya yakınlarında II. Katılımcılardan biri olan Teğmen Serdtsov bu konuda şunları yazdı:

Артиллерийский огонь стал стихать, воздух взвились одна за другой три красных ракеты. Командир полка подаёт команду: “Поэскадронно! Развёрнутым фронтом! Для атаки! Шагом марш!”
Когда полки дивизии развернулись и приняли строгий боевой порядок, и стали проходить поле с неубранным ячменём и подошли к лётной площадке аэродрома, комдив полковник Миллеров, выхватив из ножен шашку, сделав над головой три круга, выбросил вперёд шашку и перешёл на аллюр-рысь. Заблестело море казачьих сабель. Противник открыл ураганный огонь из всех видов оружия. Казаки переводят своих лошадей в полный галоп. Раздаётся громовое "Uра!". Когда лётное поле уже закончилось, фашисты перед лавиной казаков вздрогнули, выскакивая из лесопосадки, начали в панике убегать в сторону станицы по направлению элеватора и ж.д. станции. Вот здесь и началась “работа” - сечь.

Rusça okuyamayanlar için, Teğmen Serdtsov, atları hala koşarken ve çok daha sonra tam bir dörtnala hücum ederken kılıçları çıkardıklarını söylüyor. Daha sonra, atı vurularak öldürüldükten sonra kullandığı "bir kabzaya bağlı" silahından da bahseder. Sovyet prim listeleri ayrıca "altı düşman askeri ve subayına kadar kesilmiş", "subay parabellumu hedef alırken düşmanın elini keserek kurtardı" gibi kılıçların fiili kullanımından da bahseder.

UPD.

İşte süvari saldırı teknikleri hakkında yeterli ayrıntı sağlayan Kızıl Ordu Süvari 1938 Tatbikat Yönetmeliği.

1.6 "Saldırı" bölümü, "normal saldırı" için tüm emir dizisini verir:

Шашки к бою (Savaşmak için kılıçlar)
В атаку (Saldırı)
(Аллюр) (Adımlamak)
МАРШ-МАРШ (MART-MART)

Süvariler ilk sırada kılıçları kınından çıkarırlar; atlar sonuncusunda tam kariyer yapıyorlar.

Ani bir saldırı için "kısa" bir form da var: В атаку, МАРШ-МАРШ (Saldırı, MART-MART). Yine, ilk bölüm aslında kılıçları kınından çıkarmak için bir emirdir, sonuncusu ise - tam kariyer yapmak.

"Normal" saldırı mesafesinin ("MARCH-MARCH" komutu için) yaklaşık 200-300 metre olduğu düşünülmektedir.


İsim ve teknik, İç Savaş sırasında hem Birleşik Devletler Ordusu hem de Konfederasyon Devletleri Ordusu süvarileri tarafından kullanılan silah deri kılıflardan gelmektedir. Tabanca, süvarinin sağ tarafında yüksekte taşınan üstü kapalı bir kılıf içindeydi, ancak sol elle çapraz çekim için popo öne yerleştirildi. Tabanca, Ordu tarafından sağ el kılıç için kullanılan ikincil bir silah olarak kabul edildi. Sağ tarafa yerleştirme, alternatif bir yöntemin kullanılmasına izin verdi ve kılıç savaşta kaybedilirse sağ elin tabancayı çekmesine izin verdi.

Ancak pratikte, tabanca ve yedek dolu silindirleri tükenene kadar kılıcın kılıfında bırakılmasıyla "alternatif yöntem" standart hale geldi.

Daha sonra ters çevrilmiş kılıfın, özellikle otururken giyildiğinde normal tip kılıftan daha rahat olabileceği bulundu. Buna ek olarak, süvari çekilişi, orijinal el dışı çapraz çekiş kabiliyetini koruyarak, otururken yapılabilir. Bu nedenlerle FBI, kısa 38'lik Özel tabancalarla donatıldığında süvari çekilişini kullandı.

Süvari çekilişi üç adımda gerçekleştirilir:

  1. Elin üst kısmını atıcının vücuduna doğru yerleştirerek bileği döndürün.
  2. Elinizi, tabancanın dipçiklerini normal atış tutuşunda kavrayarak, gövde ile tabancanın kabzası arasında kaydırın.
  3. Kol atış pozisyonuna getirilirken bileği normal yöne çevirerek tabancayı çekin.

Uygulama ile, süvari çekimi, elin tabanca stoklarına yerleştirilmesinde vücudun yardımı nedeniyle normal, arkaya dönük bir kılıftan çekmekten daha hızlı veya hatta daha hızlı olabilir.

Tüm süvariler bu çekme yöntemini kullanmadı veya kılıflarını vücudun sağ tarafına yerleştirmedi. Birlik Ordusu tarafından kullanılan 'Kesicili Tüfek, Colt Revolver ve Swords (1861) için Silah El Kitabı'nda [1], tabanca, kılıç kancasının önünde sol tarafta giyilirdi. Tabancayı çekmek için askerlere 'sağ eli dizgin kolu ile vücut arasından geçirmeleri, tabanca kutusunun düğmelerini açmaları, tabancayı kabzadan tutup çekmeleri' talimatı verildi.

"Wild Bill" Hickok'un bu çizim stilini büyük etki için kullandığı biliniyordu.

Modern zamanlarda, bazı SASS üyeleri taşıma biçimini kullanır.

1937 film dizisi "Zorro Rides Again"de Zorro (John Carroll tarafından canlandırılan James Vega) ve 1939 film dizisi "Zorro's Fighting Legion"da Zorro (Reed Hadley tarafından canlandırılan Diego Vega) karakterleri, her ikisi de ünlü bir şekilde tabancalarını bir Süvari Kılıfı. [2] [ dairesel referans ] diğer elinde kılıç ve/veya kamçı ile.

2016 yapımı "The Magnificent Seven" filmindeki Sam Chisolm (Denzel Washington tarafından canlandırılıyor) karakteri, tabancasını Cavalier Kılıfında taşıyan bir ödül avcısı ve silahşör oynuyor. Karakterin İç Savaşta Birlik için savaştığı ima edildi.

1999 yapımı "Mumya" filmindeki Rick O'Connell (Brendan Fraser tarafından canlandırılan) karakteri, bu çizim tekniğini hem sol hem de sağ taraflarda silahlarla kullanıyor.

2007 tarihli "3:10 to Yuma" filmindeki Birincil Antagonist Karakter Charlie Prince (Ben Foster tarafından oynanır), her ikisi de Süvari Çekme kılıflarına giyilen 2 Smith & Wesson Model 3 Schofield Revolver taşır.

Video oyunu Red Dead Redemption 2 ve Red Dead serisindeki birkaç karakter, düşman Micah Bell (Peter Blomquist tarafından oynanan) dahil olmak üzere süvari çekme yöntemini kullanır.


İç savaş kılıçları tarihi

Amerikan İç Savaşı, silahlar ve askeri üstünlük için bir sınav değildi. Askerler basit çiftçilerdi ve inandıkları idealler ve değerler için savaşmak için evlerinden kök salmış çalışan babalardı.

Savaşlar her zaman silah ve kurşunlarla değil, herkesin kolayca kullanabileceği keskin kenarlı kılıç ve bıçaklarla kazanılırdı.

İç Savaş Kılıçları: 1830 Öncesi

Küratörler ve koleksiyoncular, 1830'dan önceki İç Savaş kılıçlarının tarihiyle özellikle ilgilendiler. Bunun nedeni, o sırada üretilen kılıçların çoğunun Avrupa'daki eritme merkezlerinden ithal edilmesidir. Silahlardaki tasarım ve hakim Amerikan zevki, büyük ölçüde Fransa, Almanya, İspanya ve İtalya'dan gelen demircilerden etkilendi. Amerikan üretimi küçüktü ve üretilen bıçaklar güçlü Avrupa etkileri taşıyordu.

İç Savaş kılıçları bir onur nişanıydı. Federal hükümet tarafından olağanüstü askerlik hizmeti yapan askerlere verildi. Bıçaklara kazınmış işaretler ve biçimleri, askerin ordusunun rütbesini ve dalını söyleyebilir.

İç Savaş Kılıçları: 1830-1840

Amerikan askeri kılıçlarında kapsamlı değişiklikler 1830'da gerçekleşti. Zamanın askere alınmış kılıçları, özellikle süvariler tarafından kullanılanlar, savaş için daha az etkili hale geliyordu. Model 1832 Ayak Topçu Kılıcı yayınlandı ve onay alındı. Model 1833 Dragoon kılıcı, güvenilmez uzunluğu ve savaş gücü nedeniyle birkaç subayın başını sallamadı. Amerikan ordusu, daha güçlü bıçaklara olan ihtiyacın arttığını fark etti. 1838'de birkaç kılıcı incelemek ve değerlendirmek için Avrupa'ya bir grup gönderildi.

O zaman İç Savaş kılıçları standart hale getirildi. Spesifikasyonlar standart uzunluk, tasarım, dövme ve süslemelerle ilgili olarak belirlendi. Kılıçların ithal edilmesi için siparişler verildi. Eski Bileklik olarak da adlandırılan Model 1840 Süvari Kılıcı, Almanya'nın Solingen kentinden ithal edildi. Bu model, Konfederasyon tarafından üretim için kopyalanan en popüler stildir.

İç Savaş Kılıçları: 1840-1850

İç Savaş kelimeleri için yerli üretim 1840'larda zirveye ulaştı. Ames Mfg. Company gibi Amerikalı üreticiler, Model 1840 Astsubay (NCO) subaylarını ve hafif topçu kılıçlarını üretmek için hükümetle sözleşmeler imzaladı. Deniz palaları da üretildi. Ordunun tıbbi ve ödeme bölümlerine de kılıç verildi. Bu çağda dövülen bazı bıçaklar, 20. yüzyıla kadar hala kullanılabilir durumdaydı.

Bu İç Savaş kılıçları ilk olarak 1846-1848'de Meksika-Amerika Savaşı patlak verdiğinde kullanıldı. Talebi karşılamak için, federal hükümet çatışmayı çözmek için Avrupa kılıçlarını ithal etmeye devam etti. Bu dönemde en ünlü ve en nadir kılıçlardan bazıları 1845 ağır süvari kılıçlarıydı.

İç Savaş Kılıçları: 1851-1860

Bu on yıl boyunca, orduya üç ek İç Savaş kılıcı tanıtıldı: biri Kurmay ve Saha Subayları için, diğeri Piyade Subayları için ve bir diğeri Deniz Astsubayları için. Diğer tüm kılıçlar arasında belki de en popüler olanı, Kurmay ve Saha Görevlilerinin kılıçları, Topçu ve Piyade'deki Saha Sınıfı üyeleri tarafından taşınıyordu. Piyade Subaylarının kılıçları, Topçu ve Piyade'deki Şirket Derecesi üyeleri tarafından taşındı. Deniz Astsubay kılıçları 1859 yılında tanıtıldı. Yukarıda bahsedilen kılıçların hepsi hemen hemen benzer özelliklere ve tasarıma sahiptir.

İç Savaş Kılıçları: 1860 ve sonrası

1859 gibi erken bir tarihte, Ordu tekrar tüm subayların ve askere alınan askerlerin kılıçlarında reform yapmayı seçti. Bir örnek, daha hafif bir bıçağa dönüştürülen ve Model 1860 süvari kılıcı olarak etiketlenen 1840 süvari kılıcıdır. Donanma palası da Fransız Donanması kılıcına çok benzeyen yeni bir tasarımla yeniden düzenlendi. Ordunun farklı kollarından diğer İç Savaş kılıçları da aynı şekilde güncellendi.

Bir önceki dönemin tüm kılıçları, düşmanlıkların açılış yıllarında kullanıldı. Çatışma tam bir savaşa tırmanırken, hem Birlikler hem de Konfederasyonlar silahlar için aynı kılıç setlerini kullanıyorlardı. Küratörlerin herhangi bir İç Savaş kılıcını ait oldukları hiziplere göre sınıflandırmasını zorlaştıran bu durum.

Amerikan İç Savaşı kılıçlarının toplanması

Antik Amerikan İç Savaşı kılıçlarını bulmak zor değil. Değer biçmek. Bunun nedeni, bıçağın durumunu değerlendirmenin yanı sıra, kılıcın kökenini (veya gerçek tarihini) tespit etmeye ihtiyaç olmasıdır. Bu, bıçağın savaş sırasında hangi hizipte kullanıldığına göre sınıflandırılmasını gerektirir.

Bu nedenle, antika pazarındaki en ünlü ve en pahalı antik İç Savaş kılıçları, savaşın ünlü subayları ve mimarlarıyla izlenebilir bağlantısı olanlardır. Böyle bir seçim mantıklıdır: Kılıcın tarihini ve dolayısıyla fiyat etiketini kanıtlamak için daha az şüphe olacaktır. Aşağıda en iyi Amerikan savaş hatıralarından bazılarının listesi bulunmaktadır:

&bull Ulysses S. Grant sunum kılıcı 28 elmas içerir ve karmaşık bir şekilde tasarlanmış, küratörler kılıcı Amerikan gümüşçüsünün zirvesi olarak övmüştür. Savaşın bitiminden aylar önce Kentucky halkı tarafından Grant'e verildi. 2007'de açık artırmaya çıkarıldığında değeri 1,6 milyon dolardı. Grant, 1864'te Birliğin Genel Başkanıydı ve Konfederasyonların yenilgisini planladı. Daha sonra Amerika'nın 18. başkanı oldu.

&bull General Jesse Reno'nun kılıcı, şimdiye kadar müzayedede satılan en önemli ve en pahalı İç Savaş kılıcı olarak kabul ediliyor. Bıçak karmaşık işaretlere sahiptir ve klasik motifler taşır. 2001 yılında açık artırmaya çıkarıldığında fiyatı 100.000 doların üzerindeydi.

&bull Birçok kişi, ünlü bir Konfederasyon generali General Joseph O. Shelby'nin Konfederasyon kılıcının bir kopyasına sahip olmayı büyüleyici buluyor. Shelby, ilerleyen Birlik birliklerine teslim olmayı reddeden Meksika'ya yürüyüşüyle ​​tanınıyor. O ve asker grubu artık "Yenilmez" olarak biliniyor. Bugün, replikayı satan birçok kılıç üreticisi şirket var.


Tarihsel olarak yukarıyı gösteren kılıçlar, savaş veya çatışmayı veya savaşa veya çatışmaya hazırlığı gösterir. Bunun bir örneği, bir kılıç ustasının hazır olduğunu belirtmek için kılıcı yukarı doğru tuttuğu modern eskrimdir. Aşağıya bakan kılıçlar barışı, dinlenmeyi veya çatışmanın sonunu temsil eder.

Çapraz kılıç sembolündeki varyasyonlar, ABD Ordusunun 11. Süvari, 15. Süvari, 158. ve 202. Süvari dahil olmak üzere birçok süvari biriminin nişanlarında hala bulunabilir. Diğer bölümler, bazı durumlarda, tek bir kılıç veya bir meşaleyi veya silahı geçen bir kılıçla daha da çeşitlendirir.


Rusları El Bombalarıyla Hücum Eden Süvariler #038 Kılıçlar

Antik dünyanın savaş alanlarından, ortaçağ Avrupa'sından Çin'in Yuan Hanedanlığı'na, Orta Asya'nın Bozkırlarına ve Kuzey Amerika'nın Büyük Ovalarına kadar uzanan savaşlara kadar, süvariler askeri tarihte önemli bir rol oynadılar… 20. yüzyıl, mızrakları ve kılıçları ile bu şok birliklerini modası geçmiş hale getirdi.

Kılıçlı yüzlerce geleneksel süvariden oluşan büyük bir gövdeyle tarihteki son büyük süvari saldırısı, İkinci Dünya Savaşı sırasında gerçekleşti. Bu, Isbuschenskij'deki İtalyan Savoia Cavalleria'nın sorumluluğuydu ve binlerce yıl süren tarihin bir bölümünü kapattı.

Saldırı, İkinci Dünya Savaşı'nın Doğu Cephesi'nin güney kesiminde, 24 Ağustos 1942'de Sovyetler Birliği'ndeki Isbuschenskij köyü yakınlarındaki 213,5 Tepesi bölgesinde gerçekleşti. Daha önce, 20 Ağustos'ta Sovyet 304. Piyade Tümeni, İtalyan 2. Piyade Tümeni'ne karşı bir saldırı başlatmıştı.

Sovyetler İtalyanları güç kullanarak geri püskürtmüştü ve son çare olarak Savoia Cavalleria süvari alayı bir yardım kuvveti olarak gönderildi.

Rusya'daki İtalyan askerleri, Temmuz 1942.Fotoğraf: Bundesarchiv, Bild 183-B27180 / Lachmann / CC-BY-SA 3.0

Her biri yaklaşık 40 süvariden oluşan filolar halinde organize edilmiş yaklaşık 600 süvariden oluşan Savoia Cavalleria, sadık bir kralcı ve eski okul gelenekçisi olan İtalyan Kont Albay Alessandro Bettoni di Cazzago tarafından yönetiliyordu.

İkinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesinden önceki on yılda, gösteri atlama için neredeyse 700 ödül kazanmış usta bir süvari, Sovyetlere karşı kılıç çekilmiş bir hücumda atlılarını yönetmeye karar vermesi şaşırtıcı değil.

İkinci Dünya Savaşı sırasında asırlık bir geleneği onurlandıran kırmızı kravat takan tek İtalyan süvari alayı olan Savoia Cavalleria, geleneksel süvari kılıçları, at sırtından kesmek için optimize edilmiş bıçakları olan kavisli kılıçlarla donanmıştı.

Kılıçlarına ek olarak daha modern bir silah da taşıyorlardı: el bombaları. Ayrıca, alayın makineli tüfekli bir filosu vardı.

Legnano Palio'su için Ölüm Bölüğü rolündeki Savoia Cavalleria alayı 1939

Albay Cazzago ve adamları, Hill 213,5'te stratejik pozisyon alma göreviyle görevlendirildi. 23 Ağustos'ta bu konumdan bir milin biraz altında kamp kurdular, ancak gece boyunca yaklaşık 2.500 kişilik bir Sovyet piyade birimi (812. .

Şafaktan birkaç saat önce, tepede Sovyet birlikleri tarafından atlı bir İtalyan keşif devriyesi görüldü. Artık arkalarındaki sürpriz unsuruyla saldırmakla ilgilenmeyen Sovyetler, İtalyan mevzisine ateş etmeye başladı.

Bir asker el bombası atmaya hazırlanıyor. Doğu Cephesi.Fotoğraf: RIA Novosti arşivi, resim #844 / Zelma / CC-BY-SA 3.0

İtalyanlar ateşe karşılık verdiler, ancak kısa süre sonra Albay Cazzago, hem silahları hem de sayıca az olduğu için, sürekli bir ateş değişiminin felaket olacağını anladı. Tek umudunun Sovyetleri yandan kuşatmak ve onları konumlarından uzaklaştırmak için yeterli güç ve hızla saldırmak olduğuna inanıyordu. Bunu yapmak için asırlık bir taktik kullanmayı planladı: bir süvari hücumu.

Açıkçası, bu çok riskli bir manevraydı ve kılıçlı atlıları havan topları ve makineli tüfeklerle gömme piyade birliklerine karşı vurmak, açık arazide kafa kafaya yapılırsa intihar olurdu.

Isbuscensky, İkinci Dünya Savaşı'nın doğu cephesinin bir kısmını şarj ediyor

Bununla birlikte, Sovyet işgali altındaki tepenin solunda, arazideki kıvrımlarla gizlenmiş ölü bir alan vardı. Cazzago, süvarilerini görmeden oraya götürebilirse, nispeten yakın mesafeden bir hücum başlatabilir ve çok fazla kayıp almadan Sovyet birliklerini potansiyel olarak istila edebilirler.

Felaketle sonuçlanabilecek cesur bir hareketti ama Cazzago başka seçeneği olmadığına karar verdi. Sovyetlerle ateş alışverişinde bulunurken, bir dizi süvari filosunu tepenin solundaki alana taşıdı. Sovyetler tarafından fark edilmeden, süvarileri başarılı bir şekilde pozisyon aldı.

Kaptan de Leone komutasında yer alan ilk birlik, ölü zeminde savaş düzeninde toplandı. Daha sonra, yüzyıllar önce yapıldığı gibi, hırsızlar bir yürüyüşte ilerleme emrini verdiler ve İtalyan süvarileri bunu kılıçlarını çekmiş ve hazır halde yaptılar.

İtalyan Teğmen Amedeo Guillet ve Amhara süvarileri

Böcekler daha sonra bir tırısa kadar hızlanmalarını işaret ettiler ve sonunda dörtnala işaret ettiler ve Kaptan de Leone ünlü emri seslendirdi: “Carica!” (“şarj!”).

Şafak ışığında parlayan kılıçları ve tepede yankılanan atlarının gök gürültüsüyle, yüzlerce İtalyan süvari, şaşırmış Sovyetlerin saflarına doğru hücum etti. İtalyanlar, korkmuş piyadeleri kılıçlarıyla kesip kestiler ve bineklerini üzerlerine atarken siperlere el bombaları attılar.

Sovyetler, bu çok beklenmedik, anakronik savaş manevrası karşısında başlangıçta sersemlemiş olsa da, hızlı yanıt vererek makineli tüfeklerini dörtnala giden atlılara çevirdiler. Atlar düzinelerce düştü, bazıları ölürken bile dörtnala koştu, makineli tüfek mermileriyle delik deşik oldu ve kalpleri durduktan sadece düzinelerce adım ölü düştü.

Sovyet askerleri ve 45 mm'lik top yolda, 1 Ağustos 1943.Fotoğraf: RIA Novosti arşivi, resim #997 / Ozersky / CC-BY-SA 3.0

Süvarilerin kendileri önemli hasar aldı, ancak Albay Cazzago manevrasının ivmesinin ona üstünlük sağladığını ve daha fazla filonun hücum etmesini emrettiğini görebiliyordu. İtalyan süvarileri, atlarından inerek ve yaya olarak savaşarak ve İtalyan makineli nişancılardan gelen destek ateşiyle yeniden hücuma geçtiler, kılıçlarını deliler gibi savurarak ve Sovyet hatlarını gümbürdeyerek geçerken el bombaları fırlattılar.

Mekanize savaş çağında çılgınca bir manevra olan Savoia Cavalleria'nın hücumu o gün işe yaramıştı. Sovyetler hücum eden İtalyan süvarilerinin hızı, gaddarlığı ve momentumu altında hatlarını koruyamadı ve kısa sürede safları kırarak kaçtılar.

Bir Sovyet genç siyasi subayı, Sovyet birliklerini düşman mevzilerine karşı ileri itiyor (12 Temmuz 1942).Fotoğraf: RIA Novosti arşivi, resim #543 / Alpert / CC-BY-SA 3.0

Her şeye rağmen, geçmiş yüzyılların kalıntısı olan süvari hücumu işe yaramıştı. İtalyanlar 32 adam kaybederken, 52 kişi yaralandı ve yüzden fazla at öldü, Sovyetler çok daha kötü kayıplar aldı. Yüz elli Sovyet askeri öldü, yaklaşık 300 kişi yaralandı ve çatışma sona erdiğinde 600 Sovyet askeri esir alındı.

Suçlama gerçekleştikten sonra, olaya tanık olan Alman irtibat süvari subayları, etkilenmelerine rağmen, Albay Cazzago'ya, eski tarz süvarilerin nasıl davrandığına atıfta bulunarak “bu tür şeyleri artık yapamayız” dediler. ücret uzun bir geçmiş döneme aitti.

1942 kışında yeni pozisyonlara doğru hareket eden İtalyan sütunu

Bu düşüncenin genel olarak doğru olmasına rağmen, Cazzago'nun suçlaması bu vesileyle yanlış olduğunu kanıtladı. Savoia Cavalleria'nın çeşitli adamlarına cesaret için iki İtalyan altın madalyasının yanı sıra 54 gümüş madalya ve 49 savaş haçı verildi. Saldırıdan kurtulan ancak savaş sırasında kör olan atlardan biri olan Albino adlı bir at, İtalya'da bir şekilde ünlü oldu ve 1960'a kadar yaşadı.

Ve tarihteki son büyük süvari hücumunu yöneten Albay Cazzago'ya gelince - savaştan sağ çıktı ve bittikten sonra İtalya'nın son Kralı Umberto II'ye sadık kaldı.

1946'da İtalyan monarşisi kaldırıldığında, Cazzago Savoia Cavalleria'nın alay bayrağını aldı ve Portekiz'deki sürgündeki krala sundu. Bu hareketinden dolayı rütbesi düşürüldü ve onursuzca terhis edildi.


Bufalo askerleri

Amerikan İç Savaşı sırasında, 180.000'den fazla Afrikalı-Amerikalı, Amerika Birleşik Devletleri Ordusunda beyaz subaylar altında ayrılmış, sözde renkli alaylarda görev yaptı. Savaştan sonra, askeri kuvvetlerin boyutunun küçültülmesiyle, bu birlikler Kongre tarafından dört tamamen siyah birlik halinde birleştirildi: Dokuzuncu ve Onuncu Süvari ve Yirmi Dördüncü ve Yirmi Beşinci Piyade Alayı. Bu birlikler sonunda İspanyol-Amerikan Savaşı sırasında Küba'da, Filipin Ayaklanması'nda ve I. Orada “Buffalo Soldiers” adını aldılar çünkü ya Yerli Amerikalılar siyah askerlerin saçlarının bufaloya benzediğini düşündüler ya da savaşçı ruhları Kızılderililere bufaloyu hatırlattı. Her iki durumda da, askerler adı saygı ve onur işareti olarak gururla kabul ettiler ve bugün hala orijinal Buffalo Askerlerinin lineer soyundan gelen ABD Ordusu birimlerine uygulanmaktadır.

Alayların komutanları tarafından çok yüksek askere alma standartları belirlendi. Ordudaki bir kariyer genellikle Afrikalı-Amerikalılara o zamanlar sivil olarak sürdürebileceklerinden daha iyi hayatlar sunduğundan, alaylardaki her açılış için dört ya da beş adam başvurdu. Böylece ordu, hem fiziksel hem de entelektüel olarak en iyi adayları seçti. Beyaz askerler genellikle düşük ücretli ve kötü muameleye maruz kaldıklarını hissederken, Buffalo Askerleri genellikle herhangi bir ödemeden memnun kaldılar (üyeler ayda 13 dolar artı oda, yemek ve kıyafet aldı) ve sert darbelere beyaz meslektaşlarından çok daha alışıktı. Kesinlikle, orduya girdikten sonra, kara askerler beğenilerine göre çok şey buldular. Erkeklerin çoğu, köleliğin onlara dayattığı cehaleti yenebilmek için alaylar tarafından kurulan ve papazları tarafından yönetilen mesai sonrası okullardan yararlandı. Beyaz muadillerinden çok daha az içtiler ve Custer'ın Yedinci Süvarileri veya Mackenzie'nin Dördüncü Süvarileri gibi "çatlak" alaylarının yalnızca onda biri oranında terk ettiler. Gerçekten de Onuncu Süvari, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında ABD Ordusundaki herhangi bir alayın en düşük firar oranını yayınladı.

Dokuzuncu ve Onuncu Süvari, batı eyaletleri ve bölgelerindeki 50'den fazla kale arasında ince bir şekilde yayılmış on süvari alayı arasındaydı. Orada cesaret, cüret ve inanılmaz dayanıklılık için hızla bir itibar kazandılar. Askerler sürekli olarak sahadaydı, düşman Kızılderililere karşı zorlu arazilerde ve her türlü aşırı hava koşulunda devriye geziyordu. Kanada sınırından Rio Grande'nin güneyine kadar yüzü aşkın muharebe ve çarpışmada Geronimo, Siting Bull, Victorio, Lone Wolf, Satank ve Satanta gibi düşmanlara karşı kendilerini ayırdılar, Billy the Kid ve Billy the Kid ve Panço Villası. Kara askerlerin çabaları ordu yönetimi ve gazeteler tarafından genellikle küçümsenmesine veya basitçe görmezden gelinmesine rağmen, profesyonel askerler Buffalo Askerlerinin ordudaki en seçkin savaş birimleri haline geldiğini anladılar. 1890-1891 Sioux salgınındaki düşmanlıkların sonuna doğru, Dokuzuncu Süvari'nin dört bölüğü, sayılarının iki katını kurtarmak için uluyan bir kar fırtınasında 108 mil yürüdü. Yol boyunca iki çatışmaya girdiler. Bunun için neredeyse hiçbir resmi tanınma elde etmediler.

Buffalo Soldiers'ın görevleri savaşmakla sınırlı değildi. Tehlikeli sınır boyunca binlerce sivil müteahhitin trenlerine ve posta aşamalarına eşlik ettiler. Yerel kanun memurlarının tutuklamalarında yardımcı oldular, hırsızları ve at hırsızlarını takip edip yakaladılar ve suçluları en yakın sivil mahkemelere naklettiler. Batıya doğru hareket eden sığır sürülerini korudular ve sahneyi ve vagon yollarını açık tuttular. Gelecekteki kasaba ve şehirlerin etrafında hayat bulacağı, binlerce mil telgraf teli gereceği ve Amerika Birleşik Devletleri-Meksika sınırını koruduğu birçok karakol inşa ettiler ve sürdürdüler. Son olarak, kıtanın büyük bir bölümünü yerleşime açarak, Kuzey Amerika'daki en engebeli ve misafirperver olmayan ülkelerden bazılarını araştırıp haritasını çıkardılar. Örneğin, Onuncu Süvari 34.420 mil keşfedilmemiş araziyi keşfetti ve 300 milden fazla yeni yol açtı. Tek başına bir devriye, 1877 sonbahar ve kış aylarında 10 hafta boyunca Texas Panhandle'ın Staked Plains'inde tek bir adam veya at kaybetmeden 1.360 mil yol kat etti.

Yeteneklerine rağmen, Bufalo Askerleri hem ordu içinde hem de ordu dışında sık sık adaletsizliklere maruz kaldılar. Birçok üst düzey subay, siyah alaylara konut, ekipman, binek ve görevlerde ayrımcılık yaptı. Astsubaylar, alaylardaki komisyonların sosyal olarak aşağılayıcı olduğuna inandıkları için genellikle birliklere transferleri kabul etmeyi reddettiler. Hızlı terfi vaatlerine rağmen, George Armstrong Custer ve Frederick Benteen gibi memurlar, Afrikalı-Amerikalı birimlerle komisyon almayı reddetti. Bu tür bir önyargı nedeniyle, Buffalo Askerleri sürekli olarak ordunun sunması gereken en kötü görevlerden bazılarını aldılar, ancak bu görevleri şikayet etmeden ve tereddüt etmeden gerçekleştirdiler.

Pek çok sivil arasında, İç Savaş ve Yeniden Yapılanma'nın yol açtığı kin hâlâ tazeydi ve bazı zihinlerde, silah taşıyan eski köleler, Güney'in yenilgisini ve Kuzey'in zaferini fazlasıyla acı veren anımsatıcılardı. Pek çok Teksaslı, siyah askerlerin eyaletlerine yerleştirilmesini, hükümetin onları daha da aşağılamak için kasıtlı bir girişimi olarak gördü. Böylece, askerler ve yerel halk arasındaki ilişkiler en iyi ihtimalle düşmancaydı ve askerler kendilerini sık sık kuşatma tipi durumlarda, yerleşim yerlerindeki sivillerden olduğu kadar sınırdaki düşman yerli güçlerden de tehlikede buldular. Bununla birlikte, Buffalo Askerleri, bu önyargıyı sabırlı bir kararlılıkla ve sonunda bu tür kötü muamelenin üstesinden gelen göreve bağlılıkla karşılamayı başardılar. Bir tarihçinin belirttiği gibi: "[siyah] süvari karabinalarının sağladığı koruma, ırk sorununu aşmanın harika bir yolunu buldu" (Hamilton, 1987).

İspanyol-Amerikan Savaşı'nın patlak vermesiyle, Buffalo Askerleri Küba'ya gönderildi ve John J. Pershing liderliğindeki San Juan ve Kettle Hills'i güvence altına alan umutsuz saldırıya katıldılar, geleceğin başkanı Theodore Roosevelt ve ekibiyle birlikte savaştılar. Kaba Biniciler. Küba'daki parlak performanslarından sonra, dört siyah alayın unsurları Filipin İsyanı'nda harekete geçti. Takımadalar boyunca karakollar arasında dağılmış siyah askerler, kuzey Luzon'dan Samar'a askeri operasyonlara katılarak Filipinlilerin vur-kaç gerilla taktiklerine karşı savaştı. Meksikalı haydut general Pancho Villa, 1916'da New Mexico'daki Columbus'a saldırdığında, 7.000 kişilik bir Amerikan kuvveti, Meksika hükümetinden onu takip etmek için izin aldı. General John Pershing'e komuta verildi ve hemen Buffalo Askerlerini sefere ekledi. When the United States withdrew from Mexico in 1917 in order to join the Allies fighting World War I, the Ninth and Tenth Cavalry stayed behind on the border to guard against possible Mexican invasion or German subversion. In 1918, they fought a pitched battle with Mexican forces at Nogales that ended any threat of German-inspired Mexican intervention.

In 1941, the Ninth and Tenth regiments were formed into the Fourth Cavalry Brigade, commanded by General Benjamin O. Davis, Sr., at Camp Funston, Kansas. In 1944, all the horse cavalry regiments were disbanded and, with them, the long and proud service of the Buffalo Soldiers ended. With their sweat, blood, ability, and fidelity, the Buffalo Soldiers won the respect that often eluded them in civilian life at that time. In all, six officers and 15 enlisted men of the Buffalo Soldiers won the Congressional Medal of Honor for bravery and gallantry under fire. They were truly the elite soldiers of the late- nineteenth-century United States Army.

Referanslar: Carroll, John M., The Black Military Experience in the American West (New York: Liveright, 1971) Downey, Fairfax, The Buffalo Soldiers in the Indian Wars (New York: McGraw-Hill, 1969) Hamilton, Allen, Sentinel of the Southern Plains (Fort Worth: TCU Press, 1987).


45 Comments

I am from Montana, and grew up in the area. I have hunted those hills near the battlefield for deer and elk and spent years and years out there. I also did my graduate work in History.

Sabers were rightfully left behind in this action. With the size of the camp, getting in that close with sabers would have been fool hardy at best. There’s a really good documentary that’s now on Youtube about the battle, and it shows the rate of fire issue. As former curator of the park, I’m astounded you don’t mention this issue, and frankly, find it a bit irresponsible that you do not at least raise the issue in general.

The rate of fire issue refers to the rate that the Indian rifles could fire versus the soldier’s weapons. Archeologic findings of groupings of cartridges from repeaters and the groupings of cases near soldier positions indicate that the natives often got off three to four times as many shots as Custer’s men did. Combine that with having 3-4 times as many men in the field–albeit not all had repeating rifles, and it is reasonable to conclude that the &th Cav, was at the least, outgunned maybe 3 or 4 to one. Sabers would have made an effective charge, but only as long as surprise carried the day. With as many men as there were on the Sioux/Cheyenne side of this battle, that surprise would have been overcome fairly shortly.

There is no way that the Indians would have been killed in sufficient numbers that they would not have been able to regain control once their overwhelming superiority in weapons fire rates was brought to bear as surprise faded to hand to hand combat. Even had they not brough their overwhelming firepower to bear, sheer numbers of expert hand to hand combat veterans—as nearly all native American tribesmen were—would have overwhelmed the saber-bearing 16-22 year old soldiers. Don’t forget that these were kids.

Once they were in hand to hand, the overwhelming numbers would have crushed Custer. The only difference sabers would have made was in the location of the dead bodies. Custer attacked despite being told by Terry to wait for Crook and Gibbon. Custer did not and went to his own death. Had he waited, this battle would have likely never occurred as the camp likely would have broken up within days, with all the gathered bands scattering into their normal small groups of a hundred or so. Had this occurred, the Indians would have been slaughtered in small groups as the three columns ran across them and then the US soldiers would have had the superior numbers.

As an additional fun note….the re-enactment of the battle is held by the losers of this battle—the Crow Indians. The Crow were allied with Custer, as they were already on Reservation. The actual combatants, the Sioux and Norther Cheyenne, are on reservations in worse places, like Fort Peck and Pine Ridge. The battlefield is actually on the Crow Reservation, and the re-enactors are mostly Crow, not Sioux/N Cheyenne. To this day the Crow and Sioux do not really get along.

Montana Native I have read the order General Terry gave to Custer no where in it does it give a mention of General Crooks column (which had already been defeated on the 17th of June and retreated back to the vicinity of now Sheridan WY nor does it mention waiting for Gibbon and Terry in fact it tells Custer to contact Terry no later than the date his supplies (15 days worth) ran out. So please enlighten me with the source of your comments. Seriously I would like to read them myself.

I totally agree with Montana….he is absolutely correct in his facts and view…I am also from the area and spent my entire life in and around the battlefield…either working, hunting or researching and of course just taking time to think over the possibilities that the 7th had or did not have……I want to add one thing that was important as to the many factors that led up to the 7th being defeated…..If you have ever been in that area during the summer months you will quickly find out how hot the weather can be…I read that it was in the upper 80’s to mid 90’s…..The soil in the area is almost powder like…. This would add to the problem of mis-fires taking place in an already jamb prone rifle….The dust kicked up while traveling on horse back is enough to lessen the function of most modern rifles let alone the rifles the 7th used….And yes even to this day…The Northern Cheyenne have a problem with the Crow…..Not much can be said as to the outcome of this battle being swayed by having the saber, other than the fact Custer was out numbered…out gunned and with seasoned battle ready warriors well equipped…..Sabers or not….he lost….

Those Natives dispersing was why Custer attacked when he did. If they could have dispersed then they would have been hard to track down one at a time and the whole campaign would have been a failure.
The Natives had more firepower maybe but you still have to reload a Henry or Winchester and the beginning was long range fire that wasn’t doing any damage to Custer’s contingent. False sense of security maybe when the Natives got in close in numbers and then it was over fairly quickly. Shells found on the battlefield over a hundred years later is not proper evidence that the Troopers we’re not keeping up fire. They might have been wasting ammunition though and not firing in cohesion.
Sabers, it lack there of didn’t affect the outcome one bit. Those Natives were amongst them very quickly and drawing the saber might not have been possible. If they had them on their belts they would have been tripped up trying to walk and run. If they were on the horses only mounted men could use them and they would have to be well trained. Sabers are not easy to use.
I agree with you except the rate of fire thing. We don’t know how many rounds were fired by the Troopers. Natives had arrows also which don’t leave casings. Custer was outnumbered for his tactics.
Out West we can’t get Natives to reenact at all. They just won’t do it.

Marine Gunnery Sergeant (ret.) There is but one priority on the battlefield, any battlefield and that is to gain fire superiority without which you are doomed to failure. By firing rapidly during the assault phase you keep your opponent’s head down long enough to allow you to over run is position or out flank him. But, while these are modern tactics with automatic weapons, but the principles of gaining fire superiority on the battlefield is still paramount regardless of where you are in time.

No matter what you say about custer.You will never take away the Boy GENERAL GLORY. FOR ALL TIME

For the past week I have been struggling with this blog, which contains some fairly substantial historical errors, some of them already noted by MontanaNative.

Mr. Tabner says, “It had been proved in America’s Civil War, and previously in the Crimea (the Charge of the Heavy Brigade, for example), that when facing superior odds, cavalry had to rely on their bladed-weapon skills or use rapid shock maneuvers.”
When I went out to the Gettysburg reenactment as a member of the 2nd US cavalry I did substantial research on the history and tactics of Civil War cavalry. Mounted troops during the war were issued the best breech-loading and repeating rifles so they could skirmish with the enemy, not so that they could use their sabers. Troopers were used for raiding, recon, and skirmishing. The cavalry would go into battle and unload their seven-shooters, and after falling back might charge with a saber if they knew they would be running down and capturing retreating enemies or guns (the best use for the saber, besides its need as a status symbol). European observers wrote about their disapointment at how indecisive American cavalry tactics were (the constant skirmishing, and lack of “impact” in charges). Also, as far as the Crimean war is concerned, we should not forget the charge of the *Light Brigade*, which was a total disaster.

Mr. Tabner also says, “The size of the camp, and the fact that the troopers did not have their sabers, made Reno unwilling to make close contact with the Indians.”
In the book _Black Elk Speaks_ a Native American fellow named “Standing Bear” gives ample reason for Reno to have avoided close combat, “There were so many of us that I think we did not need guns. Just the hoofs would have been enough.” The “hoofs” refers to trampling. Close contact would have only resulted in total slaughter. This is particularly true since the plains Indians were skilled horseman who could guide their horses with their knees. This allowed them to be free to fire their bows upon buffalo while riding at a run. A mounted trooper with a saber would be worthless against a mounted Native with a bow, much less a Native with a gun. I fear Mr. Tabner’s conception of the Native American warrior is quite flawed.

Mr. Tabner fails to even bother mentioning that Reno survived the fight only because he formed a defensive ring, fighting from cover and digging holes during the night. He says ” Only the sheer sides of the hill allowed Reno’s men to hold out for the rest of the battle, until relief by the main column arrived”, but “Standing Bear”, in the book _Black Elk Speaks_ says, “…they had saddles and other things in front of them to hide themselves from bullets, but we surrounded them, and the hill we were on was higher and we could see them plain.” The Natives were ready to let the Whites starve, but the reported movement of additional US troops caused them to pack their things and leave.

Francis Parkman, in his work _The Conspiracy of Pontiac_, gives an interesting account of the Native American resolve when engaging fortified posts. During the siege of Detroit, the British officers were about to leave the post since they assumed the fort would be quickly taken when the Natives chopping through the walls, but “Their anxiety on this score was relieved by a Canadian in the fort, who had spent his life among Indians, and who now assured the commandant that every maxim of their warfare was opposed to such a measure.” Native Americans did not do well against fortified posts, partly because they sought individual glory. The only thing that saved Reno was the fact that he did *not* attack the Native villages.

The Charge of the Light Brigade was a disaster for matters completely unrelated to the troops, weapons or the tactics involved. They were simply given the wrong orders through a staff mistake, and still managed to carry them out and return. The casualties were horrendous, but show how determined charges with sabre could succeed against vastly superior forces backed up but artillery.

However, the use of the sabre required years of practice and training, so it is debatable whether Custer’s men would have been able to use it well enough. Another question is the conditions of their horses – would they have stood up to such treatment following their time in the field?

I agree that during the Civil War, cavalry were used to find the enemy, range into the rear to disrupt lines of communication and supply, and occasionally attack enemy cavalry or disrupted enemy formations. I cannot recall battles won by cavalry attacking infantry in fixed positions. How long would Custer’s men have survived sitting 6 feet up in the saddle, making excellent targets for the Indian riflemen, while trying to close with sabers?

Not only were sabers noisy, the Union Army was notorious for having dull saber blades. The Confederates on the other hand kept their saber highly sharpened. If I remember correctly there was one saber carried by a trooper at the Little Bighorn and that trooper was Private Giovanni Martini better known by his American name Private John Martin who was a “runner” for Custer and survived the battle by not being present with his company. He was carrying dispatches to Reno and Benteen.

I agree with CDB, being the highest object on a hill, whether on horseback or above the military crest of a hill, turns you into the center of attention and makes you believe that you are a copper-lead magnate.

One of my 3x great uncles, James Lewis Wilmoth was a Cavalry Sergeant with the 4th Kentucky Volunteer Cavalry during the U.S. Civil War. After several battles he had mentioned that the title when they first arrived was Cavalry, but soon they were referred to as Mounted Infantry. They would ride quickly to close with the enemy, they would skirmish with the enemy while mounted but once the battle ensued, they dismounted and fought as infantry. James survived the war, but suffered from wounds he recieved at Stone’s River and another at Chickamaugua for the rest of his life..

You need to remember the Indian warriors were terrified by swords and that would have stiffened the calvary’s resolve. Battles turn on such things think of Henry the fifth at Agincourt. Numbers alone don’t win battles but courage, resolve, skill and often luck are part of the mix.

You make a valid point Mr. CBD. When we compare the silhouette of a mounted trooper with the total target area of a kneeling skirmisher, we have a substantial reduction in favor of the dismounted variety. When they are prone behind a saddle, they almost disappear completely.

In the Book _Black Elk Speaks_ a fellow named Iron Hawk says of Custer’s men, “There were soldiers along the ridge up there and they were on foot holding their horses.” Mr. Tabner’s reference to the loss of firepower due to every fourth man holding horses might not have application here, particularly since Iron Hawk then recalls, “We looked up and saw the cavalry horses stampeding.” It was the loose horses that caused the general Indian assault upon the U.S. troopers. It is interesting to speculate that had the fourth man been holding the horses to keep them from running, the mass of Native Americans might not have charged the hill. The Indian style of fighting was very opportunistic, as noted by Iron Hawk when he says, “We stayed there a while waiting for something…”. When the soldier’s horses ran, the “something” had occurred.

One regularly noted feature of combat against Native Americans was the fact that you could rarely get them to go into pitched battle, unless you attacked their settlements. This was common knowledge for military men who were constantly frustrated by the ghost-like nature of the Indian style of combat. It is this feature of U.S. military thinking that might have inclined Custer toward an attack upon the villages, specifically intending to hit them before they had a chance to break up and separate into a multitude of little groups spread across the plains. I am not so convinced that Custer was foolish in his attack. He perished, true, but that is a risk fairly commonly accepted in war. Colonel J.H. Kidd of the 6th Michigan Cavalry speaks well of Custer by saying, “He was not a reckless commander. He was not regardless of human life…” (Philip Katcher, _American Civil War Commanders(1)_, Osprey Pub.,2002, p.13) He was flamboyant, and graduated last in his class partly because of his constant pranks, but he was brave, and always calculated his moment for decisive victory. He did not earn his position, and the regard of many commanders, by accident.

Thomas Eaton Graham was my great grandmothers uncle Tom. He survived the battle as part of the 7th cav.. I was told in handed down history that Custer realized that the situation was in serious doubt. That maybe Custer thought the rest of his army would show up, but that was not possible. Graham’s company lived in fear until terry’s outfit showed up. Custer had no choice once he felt he had to dismount.

It should be added that the sabers were left at the Powder River encampment partly due to the effort to keep the advance as quiet as possible. It may be that the need for them was not anticipated, as cavalry sabers were not a primary arm used in battle by cavalry in the late 1870’s. Custer anticipated flight, not hand-to-hand combat.

I have read that Native warriors were especially fearful of swords or sabers, but find such a general statement difficult to consider.

I, like most students of the battle, believe that the separated groups of soldiers were too far apart to support each other and were destroyed in a chain of collapse.


When did cavalry soldiers unsheathe swords? - Tarih

We all have a certain subset of memories burned deep in our forebrains: images so vivid, so invested with emotion that the decades serve to sharpen rather than diminish their resolution. It could be a few mental frames from childhood: a tableau of mother and puppy on a vast expanse of lawn. Or a traumatic event: the onrush of ruby brake lights just before a collision. Such memories seem fixed in amber, impervious to time richly detailed images that can be examined again and again from all aspects.

Dennis Klein harbors such a mental hologram. It’s about war—or at least, war avoided. He’s eating lunch at an open-air mess hall above the road leading to Freedom Bridge, a span crossing the Imjin River near the Korean Demilitarized Zone not far from the town of Paju. It’s January 23, 1968, and Klein is a second lieutenant with an engineering unit in the U.S. Army’s 2nd Infantry Division. As he eats, he sees a crowd of people moving toward the bridge. They’re dressed in the black-and-white livery standard for Korean secondary school students. They get closer, and he sees that they’re in their mid-teens no adults accompany them. They’re marching in cadence, swinging their arms upward in unison at every fourth step, belting out slogans in rhythmic time. The Korean cook operating the mess translates for Klein:

To attack the Blue House is a grave insult!

This disrespectful act must be revenged!

There must be war to restore Korean honor!

Only total war can get our honor back!

Mighty and great are the Korean people!

It dawns on Klein that the kids are about to cross the bridge and launch themselves against the chain-link fence, concertina wire, and mine fields of the DMZ, with consequences that would resonate far beyond this mess hall.

Tensions were exceedingly high along the DMZ in early 1968. Beginning in 1966, gunfire across the zone along with periodic raids from North Korea had killed about two dozen Americans and wounded scores more. In April 1967, artillery was used by South Korean soldiers to repulse an incursion of about 100 North Korean troops. Two months later, a 2nd Infantry Division barracks was dynamited by North Korean infiltrators, and two South Korean trains were blown up. A few months after that, North Korean artillery batteries fired more than 50 rounds at a South Korean barracks, the first time since 1953 that North Korean artillery had been employed along the DMZ.

So it was not inconceivable that the North Koreans would react with massive artillery barrages, even a full-scale invasion, to the students’ actions. The balloon could go up. Nukes could explode. World War III, in other words, could commence.

And as the only officer in the immediate vicinity, Klein realizes the onus is on him he has to do something. He thus finds himself in an analog of the Great Man Theory (the view that individuals with sufficient will and charisma can change the world)—call it the Little Man Theory. A junior field officer, halfway through chow, suddenly finds himself on the pivot point of world-changing events. Moreover, he is required by his commission to act, to launch himself into the flow of history

But what Klein saw and did and what history recorded are two different things.

Some additional backstory here: As noted, the march on Freedom Bridge was the boiling point for a geopolitical cauldron that had been at a parlous simmer for months. On January 17, 1968, a unit of 31 North Korean commandos had infiltrated the DMZ, sneaking past an observation post manned by soldiers of the 2nd Infantry Division. Their mission: to behead South Korean President (and military dictator) Park Chung-Hee. The rationale: North Korean leaders believed that assassinating Park would somehow compel the South Korean hoi polloi to overthrow their government, expel the U.S. military presence, and lead to a glorious unification of the Korean Peninsula.


The infiltrators wandered around for a couple of days, working south toward Seoul, and at one point encountering several laborers cutting wood. Rather than kill the workers, the soldiers attempted to indoctrinate them with the North Korean POV before moving on. The woodcutters reported the contact to the South Korean authorities.

The North Korean unit divided into multiple teams and entered Seoul on January 20, dressed in uniforms of the South Korean 26th Infantry Division. They approached the Blue House, the residence of the president, getting to within a thousand yards of the compound before they were stopped and a running gun battle ensued.

Two North Koreans were killed outright, with the remainder escaping. They attempted to get back across the DMZ, but 26 more were killed, 1 was captured, and 2 went missing. On the south side, 68 South Koreans were killed, including several civilians, as were 3 American GIs. Meanwhile, on January 23, North Korean patrol boats seized a U.S. naval intelligence ship, USS Pueblo, in international waters, killing 1 sailor. By the time the American military scrambled its aircraft, the Pueblo and her 82 crewmen were being held in the North Korean harbor of Wonsan.

In sum, the tensions between the two Koreas from 1966 to 1969 were so high that the period sometimes has been labeled the Second Korean War or the DMZ War.

Add to that what was going on in Vietnam: The Battle of Khe Sanh was launched on January 21, 1968. This 77-day siege by North Vietnam Army troops against a U.S. Marine garrison marked the start of the 1968 Tet Offensive. The campaign was widely viewed as the beginning of the end of the American effort in Vietnam after Tet, enthusiasm for the Vietnam War waned among American pols and citizens alike.

Klein had been drafted in 1967. He had applied to Cal, but his acceptance was delayed, meaning he had no student deferment. (He received notice of his acceptance shortly after entering the Army. He later matriculated at UC Berkeley and earned an engineering degree.) He was accepted into Officer Candidate School because he had worked as a road engineer in the Feather River canyon, he ultimately was sent to Korea as a second Lieutenant in the 2nd Combat Engineer Battalion, where he supervised road construction in the rugged terrain bordering the DMZ.

He was, he acknowledges, relieved to go to Korea. “I was lucky,” he says. “Like thousands of other guys, I could’ve ended up in Vietnam.”

Not that it was exactly soft duty in Korea. In 1967 and 1968, fire across the DMZ was commonplace. “Seven GIs were killed by gunfire in 1967 alone,” recalls Klein. “You were always aware of snipers and infiltrators.” The Blue House raid only deepened the sense of impending and catastrophic conflict, he says. And if things did fall apart, it was only too clear what that would mean to the few thousand men of the 2nd and 7th Infantry Divisions arrayed in defensive positions along the DMZ.

“Basically, there were 350,000 North Korean soldiers facing us on the other side of the zone,” he says. “We had no illusions about our odds.”

So on that January day, when he saw the students rushing toward the DMZ, Klein jumped in a jeep and raced toward Freedom Bridge to intercept them. By the time he got to the southern terminus of the bridge, the kids had started to overrun a cordon of half-tracks parked in front of the DMZ. Klein was the only officer present. The GIs manning .50 caliber machine guns mounted on the half-tracks seemed dumbfounded as the chanting students rushed past.

“I screamed at [the soldiers], ‘How could you let them get through?’” Klein recalls, “and they yelled back, ‘What are we supposed to do? Shoot them?’

Klein yelled at his men to grab the demonstrators by the arms and legs and toss them into the trucks…

“By the time I got to the north side of the bridge, they were starting to climb an anti-infiltration fence that had been installed a couple of months before. They were able to climb the chain link on the lower part, but were being stopped by a triple strand of concertina wire on top. I knew we had to do something to get them off there. There was a triple-tier minefield beyond the wire, and once they got in there and started blowing themselves up—well, we had to stop them.”

Various vehicles began arriving, and as the soldiers rushed up, Klein ordered them to pull the students from the fence. “As soon as the kids were dragged off the fence, they’d mill around a bit and start climbing again,” Klein remembers. “We needed a different plan.”

Among the vehicles pulled up to the wire were numerous “deuce-and-a-half” rigs—the two-and-one-half-ton trucks with high-sided cargo beds that were the workhorses of mobile infantry units during World War II and the Korean conflict. Klein yelled at his men to grab the demonstrators by the arms and legs and toss them into the trucks.

“The flying bodies acted like boxing gloves, knocking down the students who had already been thrown in the trucks, preventing them from escaping,” says Klein. “Once a truck was pretty full, I yelled at the driver to step on it, to go really fast so they couldn’t get out.”

After several minutes, that strategy seemed to work. The scene was chaos, with sweaty and cursing GIs in battle harness peeling screaming Korean adolescents in school uniforms off the fence and throwing them into the trucks. The kids were scratching and gouging the troops, Klein recalls, even trying to unsheathe the soldiers’ bayonets so they could cut themselves. But Klein could see progress more students were going into the trucks than up the fence. The soldiers were comporting themselves perfectly, using no more force than necessary.

There was one hitch, though: Klein calls her the Alpha Girl.

“She was the one who was really leading the group, giving orders and direction. When things really started going our way, she suddenly gets down on her knees. She grabs a big rock and puts it in front of her, and then she grabs another rock and puts it on top of the first one.”

Like a significant percentage of the other people in the world in 1968, Klein had seen Hawaii, the 1966 film based on the eponymous book by James Michener. In one famous scene, “the Hawaiian chief grabs a big rock, puts another rock on top of it, and starts to slam his head down on them. Then the screen goes black,” Klein says. He quickly realized that Alpha Girl was going “to dash her brains out, give the demonstration its first martyr. So I screamed at the men: ‘GET THAT BITCH OFF THAT ROCK!’” Four soldiers leaped to comply, grabbing Alpha Girl before she could injure herself, and throwing her adroitly into a nearby truck.

Once Alpha Girl was hauled away, the demonstration began to lose momentum. The soldiers were able to corral the remaining students, get them into trucks, and ultimately transport them to a nearby station, where they boarded trains south to the city of Pusan.

After the students were dispatched, Klein and his men decompressed. He was proud of the soldiers under his command, but also deeply sympathetic toward the demonstrators.

“They were willing to sacrifice themselves for what they thought was a just cause,” he explains. “They wanted to die so their country could win. The soldiers saw it as a noble act, even though they had to do everything possible to prevent it. And we did have to prevent it. If those kids had died, it could’ve led to war.”

Back at his unit’s headquarters, Klein reported the incident in detail “and then we kind of waited around to see how it was covered in the press.

And that’s the thing. It wasn’t covered—not even by Stars and Stripes (the news service for the U.S. military). Later, I talked to a Stars and Stripes reporter and asked him what was going on. Everyone near the DMZ knew about the incident, knew what it meant. He basically said there was a blackout along the entire DMZ, that [commanding officers] didn’t want to ‘open a second front,’ given all that was going on in Vietnam. So it was like it never happened.”

Which raises a conundrum long posed by the historical record: Is it an accurate accounting of what occurred? Or is it what people in power want us to know? Further, the fog of war envelops more than active battlegrounds it obscures entire fields of operations. Grunts often have no idea what’s going on with their commanding officers, and superior officers in rear units may know little about what’s really happening either on the front lines or at divisional headquarters.

And if a lone second lieutenant wages a battle that no one else acknowledges, you have to consider another existential question: Did it even happen, and if it did, can we trust the narrator’s version of events? Something clearly occurred near Freedom Bridge that day. But did war and peace, perhaps nuclear oblivion, really teeter on a handful of infantrymen pulling a few hundred squalling students off a fence? Or was the memory, no matter how intense, somehow distorted by time?

Hwasop Lim, the San Francisco correspondent for Yonhap News Agency, the largest news service in South Korea, is intrigued by Klein’s story and has investigated it. He searched news accounts of the time and tried to find students and soldiers who had been in the DMZ on the day of the incident. Sometime around that date, he says, an incident similar to the one described by Klein apparently occurred there.

“The newspapers covered it, but it was a protest by Christian seminary students,” says Lim. “They were older than high school students. It’s possible that the incident happened as Mr. Klein described it, but that it involved older seminary students, not high school kids. It’s a fact that Westerners often have difficulty determining the age of Asian people. They can confuse people in their 20s or even older for people in their teens.”

Lim thinks one of two things happened: There were two incidents, and the papers only covered the one involving the seminary students or there was a single demonstration involving older students whom Klein mistakenly thought were in high school.

“If there were two incidents, the basic narratives were the same: Students were trying to climb the fence, and so on. But along with [the disparity in] the ages of the students, there were also some other differences. The newspaper accounts mention the presence of a senior officer at the officer—he was only a second lieutenant, and he maintains he was the only officer there. Eventually, I did find two witnesses to a DMZ demonstration from around that time, and their accounts generally matched the newspaper articles.”

“There was very bad stuff going on around the DMZ between 1966 and 1969, and it was at its absolute worst when Dennis was there,” Davino confirms. “It all could have gone deeply wrong very quickly, and if it had, it would’ve been unbelievably bloody.”

In the end, Lim reflects, “It’s really hard to say exactly what happened. At this time, for me, it’s a cold case. But it’s a fascinating incident. It deserves to be remembered, and I’ll follow any new leads.”

Mike Davino is a retired Army Colonel and former president of the 2nd Indianhead Division Association, a fraternal organization that promotes the interests of 2nd Infantry veterans and records the history of the division. He, too, has looked into events that occurred near the DMZ in early 1968.

“I have a Stars and Stripes article from February 23, 1968,” says Davino, “and it describes a big brawl involving 450 theological school students who had traveled 180 miles north to Freedom Bridge. It mentions some U.S. troops firing warning shots. I forwarded [the article] to Dennis, and he says that was some other incident, not the one he was involved in. That certainly could be the case, but I’m surprised that I haven’t found any records [of a second incident].”

But perhaps there’s a larger issue in play than historical accuracy. Whether it was one incident or two, says Davino, the men of the 2nd Infantry clearly performed their duties well, and perhaps prevented a catastrophic conflict between the two Koreas—something, unhappily, that could occur on the DMZ today, where American troops are still positioned and tensions are once again climbing.

“There was very bad stuff going on around the DMZ between 1966 and 1969, and it was at its absolute worst when Dennis was there,” Davino confirms. “It all could have gone deeply wrong very quickly, and if it had, it would’ve been unbelievably bloody.”

Klein is now a successful engineer living in Mill Valley. Thin and wiry, he is in his early 70s, although he looks younger. That’s due, perhaps, to his longtime avocation of running the Marin Headlands. (In 2013, he was in the news when he was rescued after tumbling off a trail during a run on Mount Tamalpais, an experience he wrote about for California Online.) He speaks rapidly and discursively, his face animated as he recalls specific events from his tour of duty at the DMZ almost 50 years ago.

Talking to him, an interlocutor has no doubt that whatever the details of the Freedom Bridge incident, Klein and his men were under immense daily stress. The record shows that many people died during the DMZ War. Anyone walking or driving near the wire knew that they could catch a sniper’s bullet, get shredded by an artillery shell, or encounter a hostile squad—or an invading division—of North Korean infantrymen at any time. In short, to paraphrase Davino, they knew that it could all go south, literally and figuratively, at any moment, and that they would be little more than mincemeat if it did.

Klein appreciates Davino’s analysis, emphasizing that he wants no personal recognition. He observes he was merely a draftee among a crowd of draftees, not a professional soldier seeking glory. But his fellow enlistees, he says, knew they had been entrusted with an important job and were determined to do it competently. “They were going to be the first ones to die if it ever came to total war,” he says. “But it wasn’t like Vietnam, where there was no clear mission, where people were completely disheartened.

“The men at the DMZ knew they had to hold the line. And they held it. That meant they were ready to fight and willing to die, but it also meant that they knew when to show restraint and compassion. And that’s what they did when those kids were climbing up the fence near Freedom Bridge.”


The Myth of the "Polish Cavalry Charge Against Tanks"

When World War II kicked off with the September 1, 1939 German invasion of Poland, a pernicious, racist myth soon followed: the backwards, poorly-equipped Polish army rolling over at the first blow from the mighty Nazi war machine.

Probably the most famous example of this myth is the so-called "Polish cavalry charge against German tanks." As the story goes, the Polish army was desperate, gallant, idiotic and relying on Napoleonic era tactics, while the Germans were cool, professional, mechanized and unstoppable. The nadir for the Poles came at the small town of Krojanty, when Polish lancers drew their sabers and rode their horses straight at German tanks, thinking that either the tanks were fake or that the Germans would break and run. Instead, the Germans cut them down, and proceeded to rampage through Poland as the first step toward conquering Europe.

The contributions of Polish soldiers and pilots during the invasion of Poland have been cast aside in favor of the Blitzkrieg mythos. But the truth of what happened in those first days of what became known as the Polish September Campaign is much more complicated than that. And in the process of that truth fading away, history has swallowed a nasty bit of Nazi propaganda.

To begin with, the myth of the Polish cavalry charge against tanks did actually involve an actual Polish cavalry charge. The reason for this is quite simple: in 1939, mechanized warfare existed mostly in theory. Almost every army in Europe, including Germany, still used mounted cavalry for scouting and as mobile infantry. The purpose of these units wasn't to engage tanks on horseback, but to quickly move to areas where firepower was needed, dismount, and fight the enemy with towed anti-tank guns and small arms.

And while the Germans did have a number of tanks operating in Poland, they had yet to perfect the all-powerful Blitzkrieg that's come to dominate our thinking about German victory. Tactical thinking of the time thought of tanks mostly as infantry support, and that was the role the German army was using them in.

Even when the tank became the dominating mobile force on the battlefield, both the Axis and Allies made extensive use of horses in a number of key roles. Germany had six horse-mounted divisions in its active ranks as late as 1945, and would employ over two million horses in the course of the war. And while the Poles never used horses against tanks, the mighty Soviet Army did. The early days of the German invasion of the USSR saw incompetent and sycophantic commanders throwing masses of horse-riding cavalry against German armor, with horrific results for both man and beast.

All of this is to reinforce the idea that the Poles weren't "backwards" for employing horse-mounted soldiers — they were perfectly in keeping with the established military doctrine of 1939. Nor was the actual charge at Krojanty "the last cavalry charge in history" as some have suggested.

So what did happen the day "Polish cavalry charged German tanks?" Very little, as it turns out. It was a small skirmish in a campaign that lasted over a month, one battle out of many that only became famous because of the myth that rose up around it.

Only hours after the German invasion, two squadrons of horsemen from the Polish 18th Lancer Regiment caught a German infantry unit in the open near the town of Krojanty. Having the advantage over the unaware and lightly armed infantry, and tasked with delaying the German armored thrust, the Poles swiftly attacked.

Sabers were drawn and the order to charge was given. The 250 Polish horsemen broke up the enemy unit, inflicting 11 dead and 9 wounded on the stunned men of the German 76th Infantry regiment. The Germans panicked, broke ranks and ran for it.

But as the Poles consolidated their position, several German armored cars appeared, opening fire with machine guns and 20 millimeter cannons. The Lancers were caught in the open, just as they had caught the German infantry in the open. In the ensuing melee, about two dozen Polish troops were killed and the rest scattered. Despite the losses, the Lancers had done their job. They had delayed the German advance by several hours and sent panic through their lines — a feat that Polish cavalry would accomplish many other times during the September Campaign through charges against infantry.

Krojanty'deki çatışmanın hemen ardından "tanklara karşı hücum" efsanesi doğdu. Lancerlar dağıldıktan sonra, Almanlar bölgeyi yeniden ele geçirdi ve takviye olarak tanklar getirdi. Bu noktada, İtalyan gazeteci Indro Montanelli ve gelecekteki yazarın da dahil olduğu birkaç savaş muhabiri, Üçüncü Reich'ın Yükselişi ve Düşüşü, William Shirer, savaş alanına kadar eşlik edildi. Gördükleri cesetlerin, gördükleri tanklara atlı ve mızraklı bir saldırının sonucu olduğu söylendi ve hikayeyi Polonyalıların cesareti — ve aptallığı — oynayarak nefes nefese gazetelerinde tekrarladılar.

Shirer, özellikle, tankları dolduran lanetli atlıların romantik fikrine kapıldı. 1941 kitabında suçlama hakkında yazdı Berlin Günlüğüve 1959'da onu daha da güzelleştirdi. Üçüncü Reich'ın Yükselişi ve Düşüşü. Aradan 20 yıl geçmesine ve hikayeyi doğrulayacak hiçbir kanıtın ortaya çıkmamasına rağmen, Shirer olayı neredeyse Homeric bir mitosla doldurdu ve şunları yazdı:

"Bir noktada, [Polonya] Koridoru boyunca doğuya doğru koşarken, [Almanlar] Pomorska Süvari Tugayı tarafından karşı saldırıya uğradı ve birkaç gün sonra olay yerine gelen bu yazar, katliamın mide bulandırıcı kanıtını gördü. Kısa Polonya kampanyasının simgesiydi.

Tanklara karşı atlar! Süvarinin uzun mızrağı, tankın uzun topuna karşı! Cesur, yiğit ve gözüpek olmalarına rağmen Polonyalılar, Alman saldırısına yenik düştüler."

Shirer'in "gördüğü", yalnızca Almanların ona olduğunu söylediği şeydi.

Anılarında yazan ünlü Alman panzer komutanı General Heinz Guderian, "tanklara karşı atlar" saçmalığının propagandasını yapmakta aynı derecede suçluydu. Panzer Lideri,

Bu efsane daha sonra Sovyetler Birliği tarafından, Stalin'in 1943'te katledilmesini emrettiği Polonyalı subayların nasıl gerici, güvenilmez, adamlarının kaderini umursamaz ve savaşçı olarak işe yaramaz olduklarının bir örneği olarak kullanıldı.

Shrier ve Guderian gibi saygın kişilerin onu pompalamasıyla, efsane, sonraki yazarlar Nazi propagandasının bir örneği olarak yırtıp atsalar bile, II. Daha 2009'da bile, İngiliz gazetesi Gardiyan var olmayan olayın cesareti ve aptallığına atıfta bulunan bir başyazı yayınladı, daha sonra düzeltmek için bir geri çekme yayınladılar.

Polonya, Alman işgaline yenik düşmüş olabilir, ancak birliklerinin bedeli ağır oldu. Yaklaşık 45.000 Alman öldürüldü veya yaralandı. 1000'den fazla tank ve zırhlı araç dahil olmak üzere 12.000'den fazla araçla birlikte 300 uçak imha edildi. Ve Polonyalı askerler, denizciler ve pilotlar, 1940'ta Birleşik Krallık'ı kurtaran İngiliz pilotların 12'sinden 1'inin sürgündeki bir Polonyalı olmasıyla, savaş çabalarına büyük katkılarda bulunacaklardı.

Bu fedakarlıklar, yalanlanmış, ırkçı ve yanlış uydurulmuş bir tarih parçasından çok daha fazla ilgiyi hak ediyor.

@Skeptoid Media, bir 501(c)(3) kar amacı gütmeyen kuruluş

NS şüpheci haftalık bilim podcast'i, 501(c)(3) eğitim amaçlı kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan Skeptoid Media'nın ücretsiz bir kamu hizmetidir.

Bu gösteri sizin gibi dinleyicilerin maddi desteğiyle mümkün oldu. Bu programı beğendiyseniz, lütfen üye olun.

ŞÜPHELİ MEDYA

STEM odaklı bir 501(c)(3) eğitim amaçlı kar amacı gütmeyen kuruluş.
Tüm içerik &kopya Skeptoid Media, Inc. Tüm Hakları Saklıdır.


Nodachi'nin Eksileri

Nodachi'nin uzunluğu nedeniyle, silah esnek değildir ve çok çevik değildir. Bir bina içinde veya yakın mesafede savaşırken tamamen işe yaramaz. Katana, hızlı dövüş için çok daha uygundur.

İyileşme süresi oldukça yüksek olduğundan, bir ōdachi ile bir darbeyi kaçırmak ölümcül bir hata olabilir. Bu süre zarfında saldırgan, düşman karşı saldırılarına karşı son derece savunmasızdır.

Daha önce de belirtildiği gibi, nodachi kullanmak tamamen farklı bir dövüş stili gerektirir. Katana kullanma becerileriniz bu silahta ustalaşmanıza hiç yardımcı olmayacak!

Nodachi, bıçak ağır bir silahtır. Bu nedenle çok sayıda vuruş yapmak sizi çabucak yorar. Bu nedenle savaşın bir an önce bitmesini istersiniz.

Aklıma gelen ōdachi'nin tüm artıları ve eksileri bunlardı. Bu liste, nodachi'nin elbette bir katanadan daha iyi bir silah olduğunu kanıtlamaz.

Sadece farklı bir kullanım durumu ve dövüş stili sunuyor, ancak sonuçta tercih ve kılıç ustasının becerisine bağlı.

List of site sources >>>


Videoyu izle: Türk Süvarileri Yunan İkmal Kolunu (Ocak 2022).