Tarih Podcast'leri

Amerikan Kölelik Sistemi

Amerikan Kölelik Sistemi


İtme Sistemi Altında Pamuk Toplama

Lisa Larson-Walker'ın fotoğrafı. Fotoğraf izniyle Kongre Kütüphanesi.

Bu makale, açılışımız olan The History of American Slavery'nin 6. Bölümünü tamamlamaktadır. Kayrak Akademisi. Lütfen katıl kayrakJamelle Bouie ve Rebecca Onion farklı bir yaz okulu için. Daha fazla bilgi edinmek ve kaydolmak için adresini ziyaret edin. Slate.com/Academy.

Maryland'den köleleştirilmiş bir adam olan Charles Ball'un Güney Carolina, Congaree'deki bir pamuk plantasyonuna sattığı ve 19. yüzyılın başlarında Güney'in sınırlarında ortaya çıkan kölelik türü, doğası gereği yeniydi.

Yüzyıllar boyunca Yeni Dünya'daki kölelik bir genişleme süreciyle genişledi: yeni köleler eklemek, bir sonraki şeker adasından yeni tarlaları temizlemek. Güneybatı sınırı, benzeri görülmemiş bir coğrafi ölçekte olsa da -kısmen- benzer bir stratejiyle genişliyordu: Bir ada değil, sakinlerinden arındırılmış bir alt kıtanın zengin iç kısmıydı. Ve sadece taburlar değil, bütün köle orduları yeni topraklara taşınıyordu. 1820'de beyazlar, 1790'dan bu yana 200.000'den fazla köleleştirilmiş insanı Güney'in yeni sınırlarına taşımıştı.

Bu zorunlu göçü gerçekten farklı kılan şey, üretkenlikte sürekli artışlara yol açmasıydı. kişi başına. Malthusçu tuzaktan çıkmanın iki yolu, ya daha fazla "hayalet dönüm" -İngiltere gibi sanayileşmekte olan çekirdek bölgelerin veya yakında kuzeydoğu Amerika Birleşik Devletleri'nin dışındaki araziler- ya da üretim verimliliğinde sistematik artışlar yaratmaktı. İlk kölelik, emek üretkenliğinde sürekli iyileştirmeler sağlamamıştı. Bununla birlikte, 19. yüzyıl pamuk sınırında, köleciler her yıl köleleştirilen her kişiden daha fazla üretim elde ettiler.

Bu sürekli artan üretkenliğin kaynağı, tekstil fabrikaları için çok önemli olan makineler gibi bir makine değildi. Aslında, yeni pamuk teknolojisinin ticari amacının bir kamçı olduğunu söyleyebilirsiniz.

Ball'un ilk toplama gününde, o ve 170 köleleştirilmiş erkek, kadın ve çocuktan oluşan bir ordu, çapadan kuruyan bir mil kesek boyunca sayısız sırayı geçti. Bir ağaç korusunun ötesinde, yükselen güneş, ileride geniş bir tarlanın açıldığını gösterdi. Kenarda gözetmen onları durdurdu. O gün için 11 adamı "kaptan" ilan etti ve listesinden her birini takip etmesi için 15 işçi seçti. Top Simon'la gidecekti. Birliğini ekilmiş olukların bir bölümüne yürüyen Simon, askerlerini gönderdi: her sıranın başına bir yetişkin veya iki çocuk. Ball, sırasının ilk beline kadar uzanan pamuk bitkisinin yanında sıraya girerken, yeni bir çalışma yöntemi öğrenmek üzereydi; bu, Dünya'da kendisine kalan uyanıklık anlarının çoğunu işgal etmesi gerekiyordu. Simon'ın kürek çektiğini, çapasını kaldırdığını ve oluğun kenarından hızla aşağı inmeye başladığını gördü. Diğer herkes büyük bir aceleyle aynı şeyi yapmaya başladı. Ball, her birinin pamuk bitkilerine zarar vermeden sıralarındaki tüm yabani otları kesmesi gerektiğini görebiliyordu. Ama sonra sıradaki adam, kimsenin kaptanın arkasına düşmesine izin verilmediği konusunda onu uyardı. Ball başını önüne eğdi ve Simon'ın öfkeli hızına ayak uydurmaya çalışarak çapasını hareket ettirmeye devam etti. 1

Ball, şafağın karanlığında bitkilerin üzerine eğilip gömleğini pamuk yaprağı çiyiyle ıslatırken, toplamanın keskin gözler, hızlı eller ve iyi bir koordinasyon gerektirdiğini gördü. Yukarı kayar ve el bir yaprağı kavrar veya koza tabanındaki kuruyan “karenin” sert noktalarına parmaklar batar. Çok fazla kaparsanız, bir kişinin elinde bir lif ve gövde dağınıklığı ortaya çıkar. Çok az tutun ve parmaklar sadece birkaç ipi büktü.

Sonunda ilk sıranın sonuna ulaşan Ball, çuvalını kendi büyük sepetine boşalttı. Aniden, kadınların ve hatta çocukların çoktan komşu sıralarda olduğunu fark etti. Toplayıcılar her zamankinden daha hızlı hareket ederken elleri bulanıktı. En hızlı durumlarda sadece sağ elleri değil, sol elleri de. Ancak Ball iki elini de çalıştırmaya çalıştığında, kolları kopuk parçalar gibi sallandı. Parmakları titriyordu. Çocukluğundan beri ilk kez vücudunun kontrolünü kaybettiğini hissetti. Kas gücü bu görevi çözemedi. 2

Pamuk toplamanın fiziksel güçle pek ilgisi yoktu. Boyut ve cinsiyet ayrımlarını yıktı. Kadınlar bazen bir pamuk köle çalışma kampında en hızlı toplayıcılardı. Genç göçmenler, toplamayı büyüklerinden daha çabuk öğrenebilirler. Aslında Ball, “25 yaşında bir pamuk tarlası görmeden gelen bir adam, nazırların dilinde asla bir adam olmayacak” dedi. çatlak seçici.” 3

Pamuk üretim tarihindeki en bilinen yenilik, her lise tarih öğrencisinin bildiği gibi, çırçır makinesidir. Kölecilerin pazar için yetiştirebilecekleri ve hasat edebilecekleri kadar pamuğu temizlemelerine izin verdi. Çoğu tarihçiye göre, çırçır, pamuk üretimindeki yenilik çalışmalarının bittiği yerdir - en azından 1930'larda ortakçılık rejimini sona erdiren mekanik pamuk toplayıcının icadına kadar.

Ancak tarihçilerin sorması gereken soru şudur: Köleler bir kez çırçır makinesine sahipken, köleler nasıl üretti (veya Sahip olmak başka eller tarafından) çırçırın temizleyebileceği kadar mı? Çünkü çırçır işleme darboğazını paramparça ettiğinde, üretim ve genişleme üzerindeki diğer sınırlar yeni bir rahatlamaya dönüştü.

Kendi kontrollerinde sınırlı sayıda tutsak verildiğinde, girişimciler insanları köleleştiren “itme sistemi” olarak adlandırılan bir emek kontrol uygulamaları kompleksi yarattılar. Bu sistem, her bir tutsağın ekmesi gereken dönüm sayısını artırdı. 1805 itibariyle, Hampton gibi köleler, her bir "elin" yılda 5 akre pamuğa eğilip yabani otlardan uzak tutabileceğini düşündüler. Yarım yüzyıl sonra, bu temel kural “elde” 10 dönüme yükseldi. Çalışmanın ilk dakikasında Charles Ball, gözetmenlerin genellikle Simon gibi kaptanları “ön sırayı taşımak” ve hızı belirlemek için seçtiği itme sisteminin taktiklerinden biriyle karşılaşmıştı. 4

Yaygın olarak paylaşılan “itme sistemini” kimin icat ettiğini bilmiyoruz: Ball'un daha önce deneyimlediğinden çok daha yüksek seviyelere çıkan işkence ile birlikte baskıcı bir şekilde doğrudan denetim kullanarak daha fazla iş çıkaran bir sistem. Ama Ball 1805'te Congaree'ye gittiğinde zaten mevcuttu. Şiddette yenilik, itme sisteminin temeliydi. Tarladaki köleleştirilmiş göçmenler, gecikirlerse veya direnirlerse ne olduğunu çabucak öğrendiler.

Kırbaç altında, insanlar cümlelerle konuşamaz veya tutarlı düşünemezdi. "Dans ettiler", titrediler, gevezelik ettiler, vücutlarının kontrolünü kaybettiler. Beyaz dünyanın geri kalanıyla konuşan köleler, gözetmenin kırbacının verdiği zararı küçümsediler. Elbette, kurbanının derisine derin yaralar açabilir, kölecilerin dediği gibi onları "titretir" veya "dans ettirir", ama onları etkisiz hale getirmedi. Beyazlar, kamçının amacı konusunda dövdüklerine karşı açıktı. Bunun amacı, köleleştirilenlerin, sistemin taleplerine karşı başarılı bir direniş umudunu terk edecekleri kadar “eğitimsel” olarak egemenliği iddia etme şekliydi. İtme sistemi bağlamında, kamçı, pamuğun büyümesi için güneş ışığı ve yağmur kadar önemliydi.

1800 gibi erken bir tarihte, itme sistemini kullanan köleciler, tutsaklarının, kozaların açıldığı zaman ile kişinin yeniden ekime başlaması gereken zaman arasında hasat edebileceklerinden daha fazla akre pamuk yetiştirmesini sağlayabilirdi. Toplama artık darboğazdı: pamuk üretim sürecinin en fazla emek gerektiren kısmı ve kölecilerin ne kadar para kazanacağını belirleyen kısım. Ve Ball keşfederken, toplama zordu ve hızlı toplama çok zordu.

Kölelerin kullandığı şey bir ölçüm sistemi ve olumsuz teşviklerdi. Aslında, bu tür örtmecelerden kaçınmak gerekir. Köleciler, pamuk toplayıcılarını kendi üretkenliklerini nasıl artıracaklarını bulmaya zorlamak ve böylece toplama darboğazını aşmak için işkenceyi kalibre etmek için ölçümü kullandılar.

Ball'un ilk seçim gününden yirmi yıl sonra, İsrail Campbell, Mississippi'deki bir köle çalışma kampında kendi ilk sezonunu geçirdi. Campbell, ne kadar denerse denesin, ilk aydınlık ve tam karanlık arasında 90 pounddan fazlasını seçemezdi. Ancak ekici “Belfer”, genç adama günlük asgari ücretinin 100 pound olduğunu ve bu gün adının yanında kaydedilen “pamuk fıçısında” “kısa pound kadar kırbaç olacağını” söylemişti. İrlanda doğumlu gözetmenin listesinde “İsrail”. (Zamanın ticari dilinde, bir "siyah" bir borcu kapatan bir çekti.) Belfer'in pamuk avlusunun sert dolu toprağında, çırçır tezgahının kaba yontulmuş keresteleri ile ezilen salmastra vidası arasında. pamuğu balyalar halinde temizledi, bir nevi muhasebe gerçekleşti. Arduvaz ve tebeşir, denge aleti ve bir alet daha kullandı. Ve Campbell büyüyen karanlıkta pamuğunu kaldırırken, ağırlığının onu negatif bir dengede bıraktığını biliyordu. “Eh, İsrail, sen misin?” dedi Belfer, elinde kamçı. "Artık seninle anlaşacağım." 5

Campbell ve Ball'un deneyimlediği bu muhasebe sistemini, güneybatı pamuk tarlalarına taşınan insanlar tarafından tekrar tekrar aktarılabilir. Güneyli beyazların kendileri bazen, kölecilerin tartma ve kırbaçlamayı çerçevelemek için kredi ve borç muhasebesi kelime dağarcığını kullandıklarını kabul ettiler - 1835'te bir toplama gününün sonunu anlatan bu Natchez doktoru gibi: , terazi ve kırbaç. Her sepet dikkatlice tartılır ve pamuğun net ağırlığı, toplayıcının adının karşısına gelecek şekilde arduvazın üzerine yerleştirilir. … [O]bazen bir aylak aylakın yüzünün düştüğü görülebilir”: “Çok kilo eksik, nazır ağlıyor ve 'Bu tarafa geç, seni lanet olası tembel hergele' ya da 'Kısa kilolar' diye haykırarak kırbacını alıyor. , seni kaltak.' ” 6

Her zamankinden daha fazla pamuk verimliliği elde eden bu yeni teknikler, Charles Ball gibi köleleştirilmiş insanların ve onu pamuk tarlalarına kadar takip eden 1 milyon kişinin deneyimlerini kökten değiştirdi. Ama aynı zamanda dünyayı tarlaların ötesine de dönüştürdüler. Güney'in yetiştirdiği pamuk miktarı, köleleştirilmiş Afrikalı Amerikalıların 1.4 milyon libre pamuk yaptıkları 1800'den, neredeyse 2 milyar libre hasat ettikleri 1860'a kadar neredeyse her yıl arttı. Amerika Birleşik Devletleri'nde yetiştirilen tüm pamuğun yüzde sekseni Atlantik üzerinden, neredeyse tamamı İngiltere'ye ihraç edildi. Pamuk, modern dünya ekonomimizi yaratan Sanayi Devrimi'nin en önemli hammaddesiydi. 1820'ye gelindiğinde, güneybatı sınır bölgelerindeki köleleştirilmiş insanların daha az fiyata daha yüksek kalitede daha fazla pamuk üretme kabiliyeti, diğer üretici bölgelerin çoğunu dünya pazarından uzaklaştırdı. Köleleştirilmiş Afrikalı Amerikalılar dünyanın en verimli pamuk üreticileriydi.

Charles Ball'un listesindeki ilk gün toplamı, kişisel hesabındaki yeni minimum oldu. Ertesi gün en azından minimum 38 poundu seçemezse, “benim için zor olacağını anladı. … Gözetmenin kırbacının sırtıma aşina olacağını biliyordum.”

izniyle alıntıdır Yarısı Hiç Anlatılmadı: Kölelik ve Amerikan Kapitalizminin Oluşumu Edward E Baptist tarafından. The Perseus Books Group'un bir üyesi olan Basic Books'tan edinilebilir. Telif hakkı © 2014.

1. Charles Topu, Amerika Birleşik Devletleri'nde Kölelik: Yaşamın ve Maceraların Bir Anlatısı Charles Ball'un … (New York, 1837), 117–119 William Grimes, William Grimes'ın Hayatı, Kendisi Tarafından Yazıldı (New York, 1825), 25.

2. Top, Amerika Birleşik Devletleri'nde Kölelik, 184–187 Solomon Northup, On iki Yıl bir Köle (Kumral, NY, 1853), 134-143 Anderson, Hayat ve Anlatı, 19.

3. Top, Amerika Birleşik Devletleri'nde Kölelik, 217 bkz. J. Ker to I. Baker, 19 Kasım 1820, Ker Papers, SHC J.S. Haywood to Dear Sister, 3 Mayıs 1839, Fol. 156, HAY A.K. Barlow to J.J. Phillips, 23 Nisan 1849, Ivan Battle Papers, SHC James Harriss to Th. Harriss, 14 Eylül 1845, 1843-1847 Fol., Thomas Harriss Kağıtları, Duke Jn. Şövalye için Wm. Beall, 7 Şubat 1844, 14 Nisan 1844, Kutu 2, John Knight Papers, Duke R. B. Beverley'den Robert Beverley'e, 3 Eylül 1833, Beverley Papers, Mss. 1B4678a, VHS Mary Ker'den Isaac Baker'a, 19 Kasım 1820, Ker Papers, SHC.

4. William Anderson, William Anderson'ın Hayatı ve Anlatısı … (Şikago, 1857), 19 Thomas Spalding, Çiftçi Kaydı, Kasım 1834, 353-363 Amos Dresser'ın Öyküsüve Tallahassee'den Kölelere Yapılan Muameleye İlişkin İki Mektup (New York, 1836) Steven F. Miller, “Plantation Labor Organisation and Slave Life on the Cotton Frontier: The Alabama-Mississippi Black Belt, 1815-1840,” Ira Berlin ve Philip D. Morgan, ed., Yetiştirme ve Kültür: Amerika Kıtasında Emek ve Köle Yaşamının Şekillendirilmesi (Charlottesville, VA, 1993), 155–169. Askeri sistemlerle bağlantılar için bkz. Michel Foucault, Disiplin ve Ceza: Hapishanenin Doğuşu (New York, 1977), 135–169. Bu kitap baskıya girerken ortaya çıkan ve köleleştirilmiş göçmenler ve pamuk tarlalarındaki emek hakkında söyleyecek çok şeyi olan iki eser şunlardır: Walter Johnson, Karanlık Rüyalar Nehri (Cambridge, MA, 2013) Damian Alan Pargas, “In the Fields of a 'Strange Land': Enslaved Newcomers and the Adjustment to Cotton Cultivation in the Antebellum South,” Kölelik ve Kaldırılması 34, hayır. 4 (2013): 562–578.

5. İsrail Campbell, Bir Otobiyografi, Bağlı ve Özgür (Philadelphia, 1861), 33-35.


Tarihsel Bağlam: Karşılaştırmalı Perspektifte Amerikan Köleliği

Yeni Dünya'ya yolculuktan sağ kurtulan 10 ila 16 milyon Afrikalı'nın üçte birinden fazlası Brezilya'ya indi ve yüzde 60 ila 70'i Brezilya'ya ya da Karayipler'deki şeker kolonilerine gitti. Sadece yüzde 6'sı şimdiki Birleşik Devletler'e geldi. Yine de 1860'a gelindiğinde, tüm Yeni Dünya kölelerinin yaklaşık üçte ikisi Güney Amerika'da yaşıyordu.

Katolik kilisesinin kölelerin evlenme, zalim bir efendiden yardım isteme ve özgürlüklerini satın alma hakkına sahip olduğunda ısrar ettiği Latin Amerika'da, güney köleliğinin uzun bir süre kölelikten daha sert ve acımasız olduğu yaygın olarak kabul edildi. İspanyol ve Portekizli sömürgecilerin ırksal önyargılarla Kuzey Amerikalılardan daha az lekelendiği ve Latin Amerika köleliğinin rekabetçi bir kapitalist ekonominin baskılarına daha az maruz kaldığına inanılıyordu.

Uygulamada, ne Kilise ne de mahkemeler Latin Amerikalı kölelere fazla koruma sağlamadı. Latin Amerika'da özgürlüğe erişim daha fazlaydı, ancak çoğu durumda efendiler kendilerini mali sorumluluklardan kurtarmak için hasta, yaşlı, sakat veya sadece ihtiyaç duyulmayan köleleri serbest bıraktı.

Karayipler'deki köleler arasındaki ölüm oranları Güney'dekinden üçte bir daha yüksekti ve intihar çok daha yaygın gibi görünüyor. Güneydeki kölelerin aksine, Batı Hintli kölelerin "boş zamanlarında" kendi yiyeceklerini üretmeleri ve yaşlılara ve sakatlara bakmaları bekleniyordu.

Güney ve Latin Amerika'daki kölelik arasındaki en büyük fark demografikti. Brezilya ve Batı Hint Adaları'ndaki köle nüfusu, daha düşük oranda kadın köleye, çok daha düşük bir doğum oranına ve Afrika'dan yeni gelenlerin daha yüksek bir oranına sahipti. Çarpıcı bir tezat olarak, güneyli köleler eşit cinsiyet oranına, yüksek doğum oranına ve ağırlıklı olarak Amerika doğumlu bir nüfusa sahipti.

Amerika Birleşik Devletleri'ndeki kölelik, köle nüfusunun doğal üreme yoluyla sayılarını artırma yeteneğinde özellikle belirgindi. Karayipler, Hollanda Guyanası ve Brezilya'da köle ölüm oranı o kadar yüksek ve doğum oranı o kadar düşüktü ki, köleler Afrika'dan ithalat olmadan nüfuslarını sürdüremezlerdi. On dokuzuncu yüzyılın başlarında güneyli bir köle kadından doğan ortalama çocuk sayısı 9.2'ydi - Batı Hint Adaları'ndakinin iki katı.

Batı Hint Adaları'nda köleler nüfusun yüzde 80 ila 90'ını oluştururken, Güney'de nüfusun sadece üçte biri köleleştirildi. Plantasyon boyutu da çok farklıydı. Karayipler'de, köleler çok daha büyük birimlerde tutuldu ve birçok plantasyon 150 veya daha fazla köleye sahipti. Buna karşılık, Güney Amerika'da sadece bir köle sahibi bin kadar köleye sahipti ve sadece 125'inin 250'den fazla kölesi vardı. Birleşik Devletler'deki tüm kölelerin yarısı, yirmi veya daha az sayıda köle üzerinde çalıştı, dörtte üçü elliden az köleye sahipti.

Bu demografik farklılıkların önemli sosyal sonuçları vardı. Güney Amerika'da köle sahipleri tarlalarında yaşıyordu ve köleler sahipleriyle düzenli olarak ilgileniyorlardı. Çoğu yetiştirici, plantasyon yönetimini, tedarik satın alımını ve denetimini siyah sürücülerin ve ustabaşıların ellerine verdi ve tüm kölelerin en az üçte ikisi siyah sürücülerin gözetimi altında çalıştı. Yetiştiricilerin köle nüfusu ile aracı olarak hizmet etmek için ücretli yöneticilere ve ayrı bir özgür siyah ve melez sınıfına güvendiği Batı Hint Adaları'nda devamsız mülkiyet çok daha yaygındı.

Latin Amerika ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki bir diğer önemli fark, ırk kavramlarıyla ilgiliydi. İspanyol ve Portekiz Amerika'sında karmaşık bir ırksal sınıflandırma sistemi ortaya çıktı. İngilizler ve Fransızlarla karşılaştırıldığında, İspanyollar ve Portekizliler ırksal karışmaya -Avrupalı ​​kadın kıtlığının teşvik ettiği bir tavır- çok daha hoşgörülüydüler ve siyah, mestizo, dörtlü ve octoroon da dahil olmak üzere çok çeşitli ırksal derecelendirmeleri tanıdılar. Buna karşılık, Güney Amerika, siyah bir annesi olan herhangi bir kişinin otomatik olarak siyah olarak kabul edildiği iki kategorili bir ırk sistemini benimsedi.


Amerika'da Kölelik

12 milyondan fazla Afrikalı kaçırıldı, köleleştirildi, köle gemilerine bindirildi ve korkunç koşullarda Amerika'ya gönderildi. Yaklaşık iki milyonu acımasız yolculuk sırasında öldü. Yukarıda, Malavi'deki tutuklu erkekler, "köle gemisindeki köleler gibi" bir hapishaneye tıkılıyor. (Joao Silva/The New York Times/Redux.)

17. yüzyıldan başlayarak, 12 milyondan fazla Siyah erkek, kadın ve çocuk kaçırıldı, köleleştirildi ve sıklıkla açlık ve ölümle sonuçlanan korkunç koşullar altında Atlantik Okyanusu boyunca Güney Amerika, Orta Amerika ve Kuzey Amerika'ya nakledildi. Transatlantik Köle Ticaretinde, kaçırılan Afrikalılar, rom, pamuk ürünleri, silahlar ve barut karşılığında Batı Avrupa'dan tüccarlar tarafından satın alındı. Orta Geçit olarak bilinen vahşi yolculuk sırasında yaklaşık iki milyon Afrikalının telef olduğu tahmin ediliyor.

İlk Afrikalılar 1619'da Virginia, Jamestown'a demirleyen bir gemiyle İngiliz kolonilerine getirildiklerinde, yasal bir hizmetçi statüsüne sahiptiler. Ancak bölgenin ekonomik sistemi sosyal kültüre daha fazla yerleştikçe, Amerikan köleliği kurumu, ırka merkezi olarak bağlı kalıcı, kalıtsal bir statü olarak gelişti. Amerikan köleliği sistemi, ırksal önyargıdan doğdu ve onu güçlendirdi. İngiliz kolonilerinde ortaya çıkan Amerikan köleliğinin ırksallaştırılmış kast sistemi, dünyanın diğer bölgelerinde var olan kölelik biçimlerinden birçok açıdan benzersizdi. Örneğin İspanyol ve Portekiz kolonilerinde kölelik bir sınıf kategorisi, sözleşmeli bir kölelik biçimi ya da tamamlanmış bir çalışma döneminin ardından ya da egemen kültüre asimilasyondan sonra üstesinden gelinebilecek bireysel bir statüydü.

Amerikan köleliğinin gerçekliği genellikle acımasız, barbar ve şiddetliydi ve köleliği meşrulaştırmak, sürdürmek ve savunmak için Siyahların aşağılığı hakkında ayrıntılı ve kalıcı bir mitoloji yaratıldı. Bu, İç Savaş, 1863 Kurtuluş Bildirgesi ve On Üçüncü Değişikliğin 1865 kabulü boyunca doğru kaldı.


Köleliğin Kısa Tarihi ve Amerikan Polisliğinin Kökenleri

Amerikan polisinin doğuşu ve gelişimi, çok sayıda tarihsel, yasal ve politik-ekonomik koşula kadar takip edilebilir. Bununla birlikte, kölelik kurumu ve azınlıkların kontrolü, erken polisliği şekillendiren Amerikan toplumunun daha zorlu tarihsel özelliklerinden ikisiydi. Daha sonra modern polis departmanları haline gelen Köle devriyeleri ve Gece Nöbetleri, azınlıkların davranışlarını kontrol etmek için tasarlandı. Örneğin, New England'lı yerleşimciler Kızılderili Polis memurlarını Yerli Amerikalıları denetlemek üzere atadı (Ulusal Memur Birliği, 1995), St. Louis polisi bu sınır kentindeki sakinleri Yerli Amerikalılardan korumak için kuruldu ve birçok güney polis teşkilatı köle devriyeleri olarak başladı. 1704'te Carolina kolonisi, ülkenin ilk köle devriyesini geliştirdi. Köle devriyeleri, ekonomik düzeni korumaya ve zengin toprak sahiplerine, esasen mülk olarak kabul edilen köleleri geri alma ve cezalandırma konusunda yardımcı oldu.

Polislik, köleliğe bulaşan tek sosyal kurum değildi. Kölelik, Amerikan ekonomik ve yasal düzeninde, hükümetin hem eyalet hem de ulusal bölümlerinde çıkarılan yasalarla tamamen kurumsallaştı. Örneğin, Virginia, 1689 ile 1865 arasında 130'dan fazla köle yasası çıkardı. Bununla birlikte, kölelik ve beyaz olmayan insanların istismarı, birçoklarının inandığı gibi yalnızca güneyli bir mesele değildi. Connecticut, New York ve diğer koloniler, köleleri kriminalize etmek ve kontrol etmek için yasalar çıkardı. Kongre ayrıca 1793 ve 1850'de kaçak kölelerin gözaltına alınmasına ve geri gönderilmesine izin veren kanunlar olan kaçak Köle Kanunlarını da kabul etti. Turner, Giacopassi ve Vandiver'in (2006:186) belirttiği gibi, "literatür açıkça Amerika'da daha önce yasal olarak onaylanmış bir kanun uygulama sisteminin var olduğunu ortaya koyuyor. Köle nüfusunu kontrol etmek ve köle sahiplerinin çıkarlarını korumak amacıyla İç Savaş. Köle devriyeleri ile modern Amerikan polisliği arasındaki benzerlikler görmezden gelinemeyecek kadar belirgindir. Bu nedenle, köle devriyesi, modern Amerikan kolluk kuvvetlerinin öncüsü olarak kabul edilmelidir.&rdquo

Kölelik ve ırkçılığın mirası İç Savaş'tan sonra bitmedi. Aslında, Yeniden Yapılanma'ya direnen kanunsuz grupların yükselişiyle beyaz olmayan insanlara karşı aşırı şiddetin daha da kötüleştiği söylenebilir. Kanunsuzların tanımı gereği hiçbir dış kısıtlaması olmadığı için, linç çetelerinin önce azınlıkları asmak ve sonra soru sormak konusunda haklı bir ünü vardı. Siyahların insan altı olduğu ırkçı rasyonalizasyonuna dayanan kölelik geleneği nedeniyle Amerika, İç Savaş'ın sona ermesinden çok sonra, beyaz olmayan insanlara kötü davranma konusunda uzun ve utanç verici bir tarihe sahipti. Belki de en kötü şöhretli Amerikan kanunsuz grubu, 1860'larda kurulan Ku Klux Klan, Siyah erkeklere saldırıp linç etmekle ün salmıştı, Beyaz bir adam tarafından işlenmiş olsaydı, suç olarak kabul edilmeyen ihlaller için. Linç, sadece Güney'de değil, tüm ilçede meydana geldi. Son olarak, 1871'de Kongre, devlet aktörlerinin kısmen kolluk kuvvetlerinin kötü şöhretli grupla ilişkisi nedeniyle tüm vatandaşların Sivil Haklarını ihlal etmesini yasaklayan Ku Klux Klan Yasası'nı kabul etti. Ancak bu yasa, 1960'lara kadar devam eden ırksal veya etnik istismar dalgasını durdurmadı.

Beyaz tenli olmak Amerika'da ayrımcılığı engellemese de, Beyaz olmak kuşkusuz etnik azınlıkların Amerika'nın ana akımına asimile olmasını kolaylaştırdı. Ek ırkçılık yükü, teni siyah, kahverengi, kırmızı veya sarı olanlar için bu geçişi çok daha zor hale getirdi. Kölelik geleneği nedeniyle, Siyahlar uzun zamandır istismarın hedefi olmuştur. Kaçak köleleri yakalamak için devriyelerin kullanılması, özellikle Güney'de resmi polis güçlerinin öncülerinden biriydi. Bu feci miras, 1964 tarihli Sivil Haklar Yasası'nın yürürlüğe girmesinden sonra bile polisin rolünün bir unsuru olarak varlığını sürdürdü. Bazı durumlarda, polis tacizi, Afrika kökenli insanların polis tarafından durdurulma ve sorgulanma olasılığının daha yüksek olduğu anlamına geliyordu. diğer aşırı uçta, Beyaz polisin ellerinde dayak ve hatta cinayete maruz kaldılar. Amerika'nın büyük kentlerinde polis tarafından öldürülen, dövülen ve tutuklanan Afrika kökenli insanların orantısız bir şekilde yüksek olduğu konusunda bugün hala sorular var.

Victor E. Kappeler, Ph.D.
Dekan Yardımcısı ve Vakıf Profesörü
Adalet Çalışmaları Okulu
Doğu Kentucky Üniversitesi


Genel bakış

Siyahların köleleştirilmesinin geniş çapta benimsendiği Güney'de, 1865'te On Üçüncü Değişiklik'in yürürlüğe girmesini takiben köleliğin sona erdirilmesine karşı direniş bir yüzyıl daha devam etti.

Bugün, Özgürlük Bildirgesinden 150 yıl sonra, köleliğin mirasına ve çağdaş yaşamdaki anlamına değinmek için çok az şey yapıldı. 1860'ta Alabama'daki yerel köle ticaretinin başkenti olan Alabama'daki Montgomery gibi birçok toplulukta, köle ticareti, kölelik ya da köleliğin yarattığı ırksal hiyerarşiyi sürdürmek için uzun süredir devam eden çabalar hakkında çok az anlayış vardır.

Aslında, birçok Güney topluluğunda kölelik dönemini kutlayan, köleliğin başlıca savunucularını ve savunucularını onurlandıran ve kölelik mirasının yarattığı sorunları kabul etmeyi veya ele almayı reddeden alternatif bir anlatı ortaya çıktı.

Amerika'da Kölelik: Montgomery Köle Ticareti Amerikan köleliğini ve Montgomery'nin ev içi köle ticaretindeki önemli rolünü belgeliyor. Rapor, EJI'nin Amerika'nın ırk tarihi ve bunun çağdaş zorluklarla nasıl ilişkili olduğu hakkında daha bilinçli bir anlayış geliştirmeye odaklanan projesinin bir parçasıdır.

EJI, ulusumuzun zorlu geçmişiyle uzlaşmanın, tarihle dürüstçe yüzleşmeden ve düşünceli ve sorumlu bir yol bulmadan sağlanamayacağına inanmaktadır.

Ünlü sanatçı Molly Crabapple'ın Bryan Stevenson'ın anlatımıyla bu kısa animasyon filmi, köleliği haklı çıkarmak ve sürdürmek için yaratılan ayrıntılı ırksal farklılık mitolojisinin kaldırıldıktan sonra nasıl geliştiğini gösteriyor.

Eşit Adalet Girişimi, “Slavery in America: The Montgomery Slave Trade” (2018).


Köleliğin tarihi bugün bizimle kalır

Demokratik birincil yarış iki yaşlı beyaz erkek adaya daraldığına göre, siyasi analistler Demokrat Parti tabanının çekirdeğini oluşturan Afrika kökenli Amerikalı seçmenlerin bağlılıklarına odaklanmaya başladılar. Bazıları, Afro-Amerikan Joe Biden'a olan desteğinin, beyaz seçmenlerin bir kadına, renkli bir kişiye veya ilerici bir kişiye oy verme istekliliğine duydukları güvensizlikten çok, ona olan güvenlerine dayandığını öne sürdü.

Bu akıl yürütme, Afrikalı Amerikalı seçmenlerin toplumumuzdaki siyah karşıtı ırkçılığın kalıcılığı anlayışına dayalı olarak pragmatik siyasi seçimler yaptıklarını, bazen de beyaz seçmenlere en az sakıncalı olacağını düşündükleri beyaz bir adayla anlaşarak Afrikalı Amerikalılara en az zararı verdiğini gösteriyor. .

Bugün nerede olduğumuzu anlamak için, Amerika tarihinde siyah karşıtı ırkçılığın derin köklerini anlamamız gerekiyor.

Güçlü bir ideoloji olarak ırkçılık, durağan veya taşa oturtulmuş değil, yasal ve dini söylemler ve kurumlar aracılığıyla tarihsel olarak şekil değiştirmiş ve dönüştürülmüştür. Bu sürecin kendisi siyaseti, ekonomiyi ve nihayetinde Amerikan tarihinin gidişatını yönlendirdi ve dönüştürdü. İlk günlerimizden beri yasalarda kutsal sayılan, ironik bir şekilde, ırka nihai siyasi ve yasal önemini veren şey, vatandaşlığı beyazlığa doğrudan bağladığı için Amerika Birleşik Devletleri'nde bir cumhuriyetin kurulmasıydı.

18. yüzyılın başlarında, Yeni Dünya'daki İspanyol, Fransız ve İngiliz kolonilerindeki yerleşimciler, tüm ırk ayrımlarını kanun haline getirdiler. İlk Afrikalılar 1619'dan yaklaşık 100 yıl önce Havana'ya ve 1619'dan 100 yıldan biraz daha uzun bir süre sonra Louisiana'ya geldiler. Ancak her üç yerde de, 1700'lerin başlarında, Avrupalı ​​sömürgeciler kendilerini özgürlüğü beyazlık, siyahlık ile hizalayan yasal rejimlere adamışlardı. köleleştirme ile. Yine de köleleştirilmiş insanlar geri çekildiler, çeşitli şekillerde özgürlük talep ettiler, hukukta ve siyasette kendilerine açıklıklar yarattılar.


Amerikan Kölelik Sistemi - TARİH

1702'de Avrupa'nın Kuzey Amerika işgalini gösteren bir harita, 2010'da yapılan harita. Düz renkli alanlar, genellikle çok daha büyük olan resmi olarak hak iddia edilmiş topraklardan ziyade yaklaşık işgal alanlarını temsil eder. Birbiriyle çelişen iddiaların bulunduğu alanlar, renk geçişi ile gösterilmiştir ve her iki taraf da işgal edebilir veya işgal etmeyebilir. Bu arazi iddialarının çoğu, gösterilmeyen Amerikan Kızılderilileri tarafından talep edilen arazilerle de kesişiyor.

Amerika'daki İspanyol kolonilerinde ırk sınıflandırmaları, yaklaşık. 18. yüzyıl, Museo Nacional del Virreinato, Tepotzotl'aacuten, Meksika'nın izniyle. On sekizinci yüzyılın sonunda, İspanyol kolonilerindeki Avrupalılar, Afrikalılar ve Amerikan Kızılderilileri arasındaki cinsel etkileşimler ve evlilikler, büyük bir ırklararası nüfusa ve geniş bir yelpazede tanınan ırk kategorilerine yol açtı.

On yedinci yüzyılın sonunda ve on sekizinci yüzyılın başlarında, İngiliz kolonileri, İspanyol Florida, İspanyol Meksika, Fransız Kanada ve Fransız Louisiana hariç, Atlantik kıyılarının çoğunu ve Kuzey Amerika'nın doğu iç kısımlarını ele geçirdi. Bu, İngiliz Yeni Dünya kölelik sisteminin ve ırk hiyerarşisi kavramlarının, daha sonra orijinal Amerika Birleşik Devletleri'ni oluşturan kolonilerde bu emek sisteminin nasıl geliştiğini büyük ölçüde şekillendirdiği anlamına geliyordu. Atlantik-ötesi köle ticaretinden satın alan tüm Atlantik Dünyası yetiştiricilerinin temel amacı, kârlı ihracatlar üretmek için işgücü elde etmek olsa da, köleliğin yasal ve sosyal şartları farklı Avrupa kolonileri arasında farklılık gösteriyor ve zaman içinde önemli ölçüde değişiyordu.

Örneğin, Akdeniz boyunca İspanyol, Portekizli ve daha az ölçüde Fransız yerleşimciler, Atlantik-ötesi köle ticaretinden önce kurulan deniz ticareti sistemleri aracılığıyla Sahra altı Afrikalılara genellikle daha fazla maruz kaldılar. Tarihçi Frank Tannenbaum, bu önceki maruz kalmanın (bireysel köle sahiplerinin kölelerini özgürleştirmeyi seçebilecekleri), çok kültürlü değişime, cinsel ilişkilere ve hatta Avrupalılar ve Afrikalılar arasındaki evliliklere karşı daha fazla açıklığa dönüştüğünü savundu. Buna karşılık, İngiliz ve Hollandalılar gibi kuzey Avrupalı ​​yerleşimciler ve tüccarlar, Sahra altı Afrikalılara veya Akdeniz kölelik sistemlerine daha az maruz kaldılar. Sabit ırk hiyerarşileri yoluyla plantasyon tarımı için köleliği güvence altına almak için artan bir ekonomik teşvikle, öncelikle Yeni Dünya bağlamında oluşturulan köle köleliğini tesis etmeye yönelik yasaları.

İngilizce Kuzey Amerika

"Hollandalı Man-of-War, 1619'dan Jamestown'a Zenciler Çıkarma", illüstrasyon Harper&rsquos Aylık, 1901, Kongre Kütüphanesi'nin izniyle. Bu resimde tasvir edilen köleleştirilmiş Afrikalıların, 1619'da İngiliz Kuzey Amerika'ya ilk gelenler olduğu bildirildi.

François Auguste Biard'ın "Köle Ticareti (Afrika'nın Batı Kıyısındaki Köleler)", tuval üzerine yağlı boya, yak. 1833, BBC Pictures'ın izniyle. Başlangıçta, Atlantik ötesi köle ticaretinde esirler Batı ve Orta Afrika'nın kıyı liman bölgelerinden geldi. Amerika'da daha fazla köleleştirilmiş emek talebi arttıkça, Afrika'daki köle ticareti genişledi ve daha fazla tutsak iç bölgelerden kaynaklandı.

Although Africans arrived in North America with Spanish explorers in the sixteenth century, the earliest documented evidence of Africans in English North American colonies dates to 1619. In an account from this year, crewmembers from a Dutch ship traded approximately twenty enslaved Africans to settlers in Jamestown, Virginia. The crew consisted of privateers who had pilfered these captives from a Spanish ship. Privateering conflicts in the Atlantic were a regular occurrence between European rivals in the seventeenth century. Before English and later U.S. traders established direct trade relationships on the West African coast, many colonists in North America accessed the trans-Atlantic slave trade through privateering, or by acquiring enslaved Africans and Amerindians from English colonies in the Caribbean.

In the seventeenth century, African captives in North America often came from Atlantic African ports and coastal areas with a long history of European trade relations. Some historians have identified these Africans as Atlantic Creoles because of their intimate knowledge and experience with European customs, languages, and social structures. In the early decades of European settlement in North America, Atlantic Creoles could sometimes use their multicultural experiences and identities to negotiate the terms of their enslaved status, and even obtain freedom, though this was not the norm for the majority of enslaved Africans.

As demands for more enslaved labor increased throughout the Americas, the trans-Atlantic slave trade in Africa expanded, and increasing numbers of Africans forced to the New World originated from the interior of West and West Central Africa. In contrast to Atlantic Creoles from the coast, African arrivals from the interior brought diverse cultural, spiritual, and political customs, and they often had less prior experience with European languages, customs, or diseases. The expanded slave trade, combined with increasingly extreme labor conditions and disease exposure in growing plantation economies, meant that mortality rates were temporarily higher for enslaved Africans throughout the Americas in the late seventeenth and early eighteenth centuries, including in English North American colonies. Survival rates in North America began to improve again during the late eighteenth and nineteenth centuries, as planters sought to maintain a domestic slave population through new generations of enslaved African Americans, particularly after the legal end of the trans-Atlantic slave trade to the United States in 1808.

With the rise of plantation systems and cash crop economies in the late seventeenth and eighteenth centuries, slaveholders had an economic incentive to enforce racial hierarchies to ensure the enslavement of Africans, while also guarding privilege and freedom for white Europeans. They also had a military incentive — increasing slave population numbers to provide plantation labor also meant a greater threat of slave rebellions. The development of the plantation complex in English North America in the late seventeenth century, particularly in the southeastern colonies, triggered a major shift to more oppressive racial hierarchies and legal restrictions for enslaved populations. In areas where slaves formed a large portion of the overall population, such as the Carolina Lowcountry, these rigid laws developed rapidly.

Watercolor painting of southeastern American Indians and an African child, Alexander De Batz, French Louisiana, 1735. French Louisiana demonstrated more fluid race and slavery experiences before the rise of plantations in this region in the late eighteenth and nineteenth centuries.

Former site of Fort Mose, Fort Mose Historic State Park, photograph, St. Augustine, Florida, 2008. Escaped slaves from Carolina and Georgia were recognized as free in Spanish Florida, as a military tactic by the Spanish to destabilize the English plantation economy. Free Africans were often taken into the Spanish militia, at sites such as the Gracia Real de Santa Teresa de Mosé fort north of St. Augustine (also known as Fort Mose), which was established in 1738 by the colonial governor, Manuel de Montiano. The military leader at the fort was a Creole man of African origin, who was baptized as Francisco Menendez by the Spanish.

French Louisiana and Spanish Florida

In contrast to southeastern North American English colonies such as Virginia and Carolina, settlers in French Louisiana in the late seventeenth and early eighteenth centuries initially focused on trading with American Indians and searching for mineral deposits rather than developing plantations. Though French Louisiana settlers attempted to develop tobacco and indigo plantations in the 1720s, an alliance of Natchez American Indians and escaped Africans led a rebellion that prevented this development. The Natchez Rebellion did not end slavery in this region, but it allowed for more fluid legal definitions and experiences of race, slavery, and social status found in regions without a dominant plantation economy. In Louisiana, sugar plantations would not effectively develop until the end of the eighteenth century, when the Haitian Revolution (1791-1804) ended Saint Domingue's dominance over the sugar trade in the Caribbean, allowing space for competitors in this lucrative market.

In Spanish Florida (first settled in 1513), settlers purchased enslaved Africans for various forms of labor, but scholars argue that slavery in this context proved less restrictive. As a military tactic, the Spanish offered freedom to slaves who escaped from their English rivals, particular from the nearby English colonies of Carolina and later Georgia. This led to various free African settlements in Florida composed of runaway slaves. These escaped Africans often intermixed with Seminole American Indians in northern Florida. By the nineteenth century, tensions between African and American Indian Seminoles and the United States government led to a series of violent conflicts called the Seminole Wars (1814-19, 1835-42, 1855-58). A plantation economy based on enslaved labor did not fully form in Florida until it became a part of the United States in the early nineteenth century.


The System of American Slavery - HISTORY

Slavery in America, typically associated with blacks from Africa, was an enterprise that began with the shipping of more than 300,000 white Britons to the colonies. This little known history is fascinatingly recounted in White Cargo (New York University Press, 2007). Drawing on letters, diaries, ship manifests, court documents, and government archives, authors Don Jordan and Michael Walsh detail how thousands of whites endured the hardships of tobacco farming and lived and died in bondage in the New World.

Following the cultivation in 1613 of an acceptable tobacco crop in Virginia, the need for labor accelerated. Slavery was viewed as the cheapest and most expedient way of providing the necessary work force. Due to harsh working conditions, beatings, starvation, and disease, survival rates for slaves rarely exceeded two years. Thus, the high level of demand was sustained by a continuous flow of white slaves from England, Ireland, and Scotland from 1618 to 1775, who were imported to serve America’s colonial masters.

HISTORY OF WHITE SLAVERY IN AMERICA

These white slaves in the New World consisted of street children plucked from London’s back alleys, prostitutes, and impoverished migrants searching for a brighter future and willing to sign up for indentured servitude. Convicts were also persuaded to avoid lengthy sentences and executions on their home soil by enslavement in the British colonies. The much maligned Irish, viewed as savages worthy of ethnic cleansing and despised for their rejection of Protestantism, also made up a portion of America’s first slave population, as did Quakers, Cavaliers, Puritans, Jesuits, and others.

Around 1618 at the start of their colonial slave trade, the English began by seizing and shipping to Virginia impoverished children, even toddlers, from London slums. Some impoverished parents sought a better life for their offspring and agreed to send them, but most often, the children were sent despite their own protests and those of their families. At the time, the London authorities represented their actions as an act of charity, a chance for a poor youth to apprentice in America, learn a trade, and avoid starvation at home. Tragically, once these unfortunate youngsters arrived, 50% of them were dead within a year after being sold to farmers to work the fields.

HISTORY OF WHITE SLAVERY IN AMERICA

A few months after the first shipment of children, the first African slaves were shipped to Virginia. Interestingly, no American market existed for African slaves until late in the 17th century. Until then, black slave traders typically took their cargo to Bermuda. England’s poor were the colonies’ preferred source of slave labor, even though Europeans were more likely than Africans to die an early death in the fields. Slave owners had a greater interest in keeping African slaves alive because they represented a more significant investment. Black slaves received better treatment than Europeans on plantations, as they were viewed as valuable, lifelong property rather than indentured servants with a specific term of service.

HISTORY OF WHITE SLAVERY IN AMERICA

These indentured servants represented the next wave of laborers. They were promised land after a period of servitude, but most worked unpaid for up to 15 years with few ever owning any land. Mortality rates were high. Of the 1,200 who arrived in 1619, more than two thirds perished in the first year from disease, working to death, or Indian raid killings. In Maryland, out of 5,000 indentured servants who entered the colony between 1670 and 1680, 1,250 died in bondage, 1,300 gained their right to freedom, and only 241 ever became landowners.

Early in the 17th century, the headright system, a land allocation program to attract new colonists, began in Jamestown, Virginia as an attempt to solve labor shortages. The program provided acreage to heads of households that funded travel to the colony for destitute individuals to work the land. It led to the sharp growth of indentured servitude and slavery because the more slaves imported by a colonist, the larger the tracts of land received. Promises of prosperity and land were used to lure the poor, who were typically enslaved for three to 15 years. All the while, agents profited handsomely by augmenting their land holdings. Corruption was rampant in the headright system and included double-counting of individual slaves, land allocations for servants who were dead upon arrival, and per head fees given for those kidnapped off English streets.

Purveyors of slaves often worked in teams of spirits, captains, and office-keepers to kidnap people from English ports for sale in the American labor market. Spirits lured or kidnapped potential servants and arranged for their transport with ship captains. Office-keepers maintained a base to run the operation. They would entertain their prey and get them to sign papers until an awaiting ship became available. Spirits and their accomplices were occasionally put on trial, but court records show that they got off easily and that the practice was tolerated because it was so profitable.

The indentured servant system of people who voluntarily mortgaged their freedom evolved into slavery. England essentially dumped its unwanted in the American colonies, where they were treated no better than livestock. Servants were regularly battered, whipped, and humiliated. Disease was rampant, food was in short supply, and working and living conditions were grim. War with local native Indian tribes was common. Severe punishment made escape unrealistic. Initially, running away was considered a capital crime, with clemency granted in exchange for an agreement to increase the period of servitude.

In the 1640s, the transportation of the Irish began. Britain’s goal was to obliterate Ireland’s Catholics to make room for English planters. Catholics who refused to attend a Protestant church could be fined. If they were unable to pay, they could be sold as slaves. Following the end of the English Civil Wars in 1651, English military and political leader Oliver Cromwell focused his attention on Ireland, where the people had allied with the defeated royalists during the conflict. Famine was created by the intentional destruction of food stocks. Those implicated in the rebellion had their land confiscated and were sold into slavery. Anyone refusing to relocate was threatened with death, including children.

Scots were also subjected to transportation to the British colonies for religious differences, as England imposed Anglican disciplines on the Church of Scotland as well. The English army was deployed to break up illegal church assemblies and imprison or deport religious protesters.

Cruelty to servants was rampant. Beatings were common, and the perpetrators, buttressed by juries made up of fellow landowners, were rarely punished for abuse or even murder. In time, efforts were made to improve the lot of servants. Legislation in 1662 provided for a “competent diet, clothing and lodging” and disciplinary measures not to “exceed the bounds of moderation.” Servants were granted the right to complain, but the cruelty continued.

Infanticide by unmarried women was common, as they could be severely punished for “fornication.” The mother faced a whipping, fines, and extra years added to her servitude. Her offspring faced time in bondage as well. If the mother was the victim of a rape by the master, he faced a fine and the loss of a servant but wasn’t subjected to whipping.

Several uprisings in the American colonies awakened slave owners to problems, exposing their vulnerability within the caste-like master-servant social system they had created. In 1676, Nathaniel Bacon, an aristocrat from England who became a Virginia colonist, instigated an insurrection, referred to as Bacon’s Rebellion, that changed the course of white slavery.

Prior to Bacon’s Rebellion, much discontentment existed among servants over seemingly empty promises of land following their periods of indenture. When they were finally freed of their obligations, many found that they couldn’t afford the required land surveying fees and the exorbitant poll taxes.

In 1675, when war broke out with some of the native tribes, Bacon joined the side of the warring settlers and offered freedom to every slave and servant who deserted his master and joined Bacon in battle. Hundreds enthusiastically joined him in the insurgency. When Bacon died suddenly, his supporters fled or surrendered some were recaptured, put in chains, and beaten or hanged. However, because of the revolt, whites gained rights. Whippings were forbidden without a formal judicial order.

HISTORY OF WHITE SLAVERY IN AMERICA

By the early 1770s, the convict trade was big business, more profitable than the black slave trade because criminals were cheap. They could be sold for one third the price of indentured servants. England’s jails were being emptied into America on a significant scale. Additionally, merchants who traded in convicts from England and Ireland received a subsidy for every miscreant transported to America. Up to a third of incoming convicts died from dysentery, smallpox, typhoid, and freezing temperatures. Upon arrival, they were advertised for sale, inspected, and taken away in chains by new masters.

HISTORY OF WHITE SLAVERY IN AMERICA

Following the Revolutionary War, the British continued to ship convict labor as “indentured servants” to America. During that time, seven ships filled with prisoners made the journey, and two successfully landed. In 1789, convict importation was legally banned across the U.S. America would no longer be the dumping ground for British criminals. It took another 30 years before the indentured servant trade ended completely.

A well written and well researched historical narrative, White Cargo does an excellent job of elucidating a forgotten part of our colonial past by telling the story of thousands of Britons who lived and died in bondage before African slaves were transported to the New World.


During the second half of the 17th century, a terrible transformation, the enslavement of people solely on the basis of race, occurred in the lives of African Americans living in North America. These newcomers still numbered only a few thousand, but the bitter reversals they experienced—first subtle, then drastic—would shape the lives of all those who followed them, generation after generation.

Like most huge changes, the imposition of hereditary race slavery was gradual, taking hold by degrees over many decades. It proceeded slowly, in much the same way that winter follows fall. On any given day, in any given place, people can argue about local weather conditions. “Is it getting colder?” “Will it warm up again this week?” The shift may come early in some places, later in others. But eventually, it occurs all across the land. By January, people shiver and think back to September, agreeing that “it is definitely colder now.” In 1700, a 70-year-old African American could look back half a century to 1650 and shiver, knowing that conditions had definitely changed for the worse.

Some people had experienced the first cold winds of enslavement well before 1650 others would escape the chilling blast well after 1700. The timing and nature of the change varied considerably from colony to colony, and even from family to family. Gradually, the terrible transformation took on a momentum of its own, numbing and burdening everything in its path, like a disastrous winter storm. Unlike the changing seasons, however, the encroachment of racial slavery in the colonies of North America was certainly not a natural process. It was highly unnatural—the work of powerful competitive governments and many thousands of human beings spread out across the Atlantic world. Nor was it inevitable that people’s legal status would come to depend upon their racial background and that the condition of slavery would be passed down from parent to child. Numerous factors combined to bring about this disastrous shift—human forces swirled together during the decades after 1650, to create an enormously destructive storm.

By 1650, hereditary enslavement based upon color, not upon religion, was a bitter reality in the older Catholic colonies of the New World. In the Caribbean and Latin America, for well over a century, Spanish and Portuguese colonizers had enslaved “infidels”: first Indians and then Africans. At first, they relied for justification upon the Mediterranean tradition that persons of a different religion, or persons captured in war, could be enslaved for life. But hidden in this idea of slavery was the notion that persons who converted to Christianity should receive their freedom. Wealthy planters in the tropics, afraid that their cheap labor would be taken away from them because of this loophole, changed the reasoning behind their exploitation. Even persons who could prove that they were not captured in war and that they accepted the Catholic faith still could not change their appearance, any more than a leopard can change its spots. So by making color the key factor behind enslavement, dark-skinned people brought from Africa to work in silver mines and on sugar plantations could be exploited for life. Indeed, the servitude could be made hereditary, so enslaved people’s children automatically inherited the same unfree status.

But this cruel and self-perpetuating system had not yet taken firm hold in North America. The same anti-Catholic propaganda that had led Sir Francis Drake to liberate Negro slaves in Central America in the 1580s still prompted many colonists to believe that it was the Protestant mission to convert non-Europeans rather than enslave them.

Apart from such moral concerns, there were simple matters of cost and practicality. Workers subject to longer terms and coming from further away would require a larger initial investment. Consider a 1648 document from York County, Virginia, showing the market values for persons working for James Stone (estimated in terms of pounds of tobacco):

Among all six, Susan had the lowest value. She may have been less strong in the tobacco field, and as a woman she ran a greater risk of early death because of the dangers of childbirth. Hence John and Roger, the other English servants with three-year terms, commanded a higher value. Francis, whose term was twice as long, was not worth twice as much. Life expectancy was short for everyone in early Virginia, so he might not live to complete his term. The two black workers, Emaniell and Mingo, clearly had longer terms, perhaps even for life, and they also had the highest value. If they each lived for another 20 years, they represented a bargain for Mr. Stone, but if they died young, perhaps even before they had fully learned the language, their value as workers proved far less. From Stone’s point of view they represented a risky and expensive investment at best.

By 1650, however, conditions were already beginning to change. For one thing, both the Dutch and the English had started using enslaved Africans to produce sugar in the Caribbean and the tropics. English experiments at Barbados and Providence Island showed that Protestant investors could easily overcome their moral scruples. Large profits could be made if foreign rivals could be held in check. After agreeing to peace with Spain and giving up control of Northeast Brazil at midcentury, Dutch slave traders were actively looking for new markets. In England, after Charles II was restored to the throne in 1660, he rewarded supporters by creating the Royal African Co. to enter aggressively into the slave trade. The English king also chartered a new colony in Carolina. He hoped it would be close enough to the Spanish in Florida and the Caribbean to challenge them in economic and military terms. Many of the first English settlers in Carolina after 1670 came from Barbados. They brought enslaved Africans with them. They also brought the beginnings of a legal code and a social system that accepted race slavery.

While new colonies with a greater acceptance of race slavery were being founded, the older colonies continued to grow. Early in the 17th century no tiny North American port could absorb several hundred workers arriving at one time on a large ship. Most Africans—such as those reaching Jamestown in 1619—arrived several dozen at a time aboard small boats and privateers from the Caribbean. Like Emaniell and Mingo on the farm of James Stone, they tended to mix with other unfree workers on small plantations. All of these servants, no matter what their origin, could hope to obtain their own land and the personal independence that goes with private property. In 1645, in Northampton County on Virginia’s Eastern Shore, Captain Philip Taylor, after complaining that “Anthony the negro” did not work hard enough for him, agreed to set aside part of the cornfield where they worked as Anthony’s plot. “I am very glad of it,” the black man told a local clerk, “now I know myne owne ground and I will worke when I please and play when I please.”

Anthony and Mary Johnson had also gained their own property in Northampton County before 1650. He had arrived in Virginia in 1621, aboard the James and was cited on early lists as “Antonio a Negro.” He was put to work on the tobacco plantation of Edward Bennett, with more than 50 other people. All except five were killed the following March, when local Indians struck back against the foreigners who were invading their land. Antonio was one of the lucky survivors. He became increasingly English in his ways, eventually gaining his freedom and moving to the Eastern Shore, where he was known as Anthony Johnson. Along the way, he married “Mary a Negro Woman,” who had arrived in 1622 aboard the Margrett and John, and they raised at least four children, gaining respect for their “hard labor and known service,” according to the court records of Northampton County.

By the 1650s, Anthony and Mary Johnson owned a farm of 250 acres, and their married sons, John and Richard, farmed adjoining tracts of 450 and 100 acres respectively. In the 1660s, the whole Johnson clan pulled up stakes and moved north into Maryland, where the aging Anthony leased a 300-acre farm called “Tonies Vineyard” until his death. His widow Mary, in her will of 1672, distributed a cow to each of her grandsons, including John Jr., the son of John and Susanna Johnson. Five years later, when John Jr. purchased a 44-acre farm for himself, he named the homestead Angola, which suggests that his grandparents had been born in Africa and had kept alive stories of their homeland within the family. But within 30 years, John Jr. had died without an heir, and the entire Johnson family had disappeared from the colonial records. If we knew their fate, it might tell us more about the terrible transformation that was going on around them.

Gradually, it was becoming harder to obtain English labor in the mainland colonies. Civil war and a great plague reduced England’s population, and the Great Fire of London created fresh demands for workers at home. Stiff penalties were imposed on sea captains who grabbed young people in England and sold them in the colonies as indentured servants. (This common practice was given a new name: “kidnapping.”) English servants already at work in the colonies demanded shorter indentures, better working conditions, and suitable farmland when their contracts expired. Officials feared they would lose future English recruits to rival colonies if bad publicity filtered back to Europe, so they could not ignore this pressure, even when it undermined colonial profits.

Nor could colonial planters turn instead to Indian labor. Native Americans captured in frontier wars continued to be enslaved, but each act of aggression by European colonists made future diplomacy with neighboring Indians more difficult. Native American captives could easily escape into the familiar wilderness and return to their original tribe. Besides, their numbers were limited. African Americans, in contrast, were thousands of miles from their homeland, and their availability increased as the scope of the Atlantic slave trade expanded. More European countries competed to transport and exploit African labor more West African leaders proved willing to engage in profitable trade with them more New World planters had the money to purchase new workers from across the ocean. It seemed as though every decade the ships became larger, the contacts more regular, the departures more frequent, the routes more familiar, the sales more efficient.

As the size and efficiency of this brutal traffic increased, so did its rewards for European investors. Their ruthless competition pushed up the volume of transatlantic trade from Africa and drove down the relative cost of individual Africans in the New World at a time when the price of labor from Europe was rising. As their profits increased, slave merchants and their captains continued to look for fresh markets. North America, on the fringe of this expanding and infamous Atlantic system, represented a likely target. As the small mainland colonies grew and their trade with one another and with England increased, their capacity to purchase large numbers of new laborers from overseas expanded. By the end of the century, Africans were arriving aboard large ships directly from Africa as well as on smaller boats from the West Indies. In 1698, the monopoly held by England’s Royal African Co. on this transatlantic business came to an end, and independent traders from England and the colonies stepped up their voyages, intending to capture a share of the profits.

All these large and gradual changes would still not have brought about the terrible transformation to race slavery, had it not been for several other crucial factors. One ingredient was the mounting fear among colonial leaders regarding signs of discontent and cooperation among poor and unfree colonists of all sorts. Europeans and Africans worked together, intermarried, ran away together, and shared common resentments toward the well-to-do. Both groups were involved in a series of bitter strikes and servant uprisings among tobacco pickers in Virginia, culminating in an open rebellion in 1676. Greatly outnumbered by these armed workers, authorities were quick to sense the need to divide their labor force in order to control it. Stressing cultural and ethnic divisions would be one way to do that.

Lifetime servitude could be enforced only by removing the prospect that a person might gain freedom through Christian conversion. One approach was to outlaw this traditional route to freedom. As early as 1664, a Maryland statute specified that Christian baptism could have no effect upon the legal status of a slave. A more sweeping solution, however, involved removing religion altogether as a factor in determining servitude.

Therefore, another fundamental key to the terrible transformation was the shift from changeable spiritual faith to unchangeable physical appearance as a measure of status. Increasingly, the dominant English came to view Africans not as “heathen people” but as “black people.” They began, for the first time, to describe themselves not as Christians but as whites. And they gradually wrote this shift into their colonial laws. Within a generation, the English definition of who could be made a slave had shifted from someone who was not a Christian to someone who was not European in appearance. Indeed, the transition for self-interested Englishmen went further. It was a small but momentous step from saying that black persons abilir be enslaved to saying that Negroes NS be enslaved. One Christian minister was dismayed by this rapid change to slavery based on race: “These two words, Negro ve Slave” wrote the Rev. Morgan Godwyn in 1680, are “by custom grown Homogeneous and Convertible”—that is, interchangeable.

As if this momentous shift were not enough, it was accompanied by another. Those who wrote the colonial laws not only moved to make slavery ırksal they also made it hereditary. Under English common law, a child inherited the legal status of the father. As Virginia officials put it in 1655: “By the Comon Law the Child of a Woman slave begot by a freeman ought to bee free.”

But within seven years that option had been removed. Faced with cases of “whether children got by any Englishman upon a negro woman should be slave or Free,” the Virginia Assembly in 1662 decided in favor of the master demanding service rather than the child claiming freedom. In this special circumstance, the Assembly ignored all English precedents that children inherited the name and status of their father. Instead, the men in the colonial legislature declared that all such children “borne in this country shal be held bond or free only according to the condition of the mother.” In Virginia, and soon elsewhere, the children of slave mothers would be slaves forever.

Now the terrible transformation was almost complete, with the colony of Virginia leading the way. An additional legal sleight of hand by the land-hungry Virginia gentry helped speed the process. For several generations, as an incentive toward immigration, newcomers had received title to a parcel of land, called a “headright,” for every family member or European servant they brought to the struggling colony.

By expanding this system to include Africans, self-interested planter-magistrates, who were rich enough to make the initial investment in enslaved workers, managed to obtain free land, as well as valuable labor, every time they purchased an African worker.

In the decades before 1700, therefore, the number of African arrivals began to increase, and the situation of African Americans became increasingly precarious and bleak. Sarah Driggus, an African American woman who had been born free during the middle of the 17th century, protested to a Maryland court in 1688 that she was now being regarded as a slave. Many others of her generation were feeling similar pressures and filing similar protests. But fewer and fewer of them were being heard. The long winter of racial enslavement was closing in over the English colonies of North America.

List of site sources >>>


Videoyu izle: KÖLELİK HAKKINDA 6 KORKUNÇ BİLGİ! (Ocak 2022).