Tarih Podcast'leri

ABD siyasetinde Doğu Avrupalıların entegrasyonu

ABD siyasetinde Doğu Avrupalıların entegrasyonu

Doğu Avrupalılar ve onların soyundan gelenler ABD siyasetinde ne kadar başarılıydılar ve ne kadar başarılılar?

Yasama organlarında temsil edilmeleri (ABD demografisinde temsil ettikleri yüzdeye göre) oldukça iyi mi?

Doğu Avrupa Amerikalı politikacıların herhangi bir listesi var mı?

Vikipedi: Doğu Avrupa kökenli Amerikalılar


Gereken yetenek ve bağlantıları toplayabildikleri durumlarda oldukça başarılı.

Burada akla ilk gelen kişi, ben çocukken on yıl boyunca House Yollar ve Araçlar Komitesi Başkanı olarak Washington'daki tartışmasız en güçlü adam olan Dan Rostenkowsi'dir.*. Büyükbabası Polonya, Tuchola'dan göç etti ve babası Chicago'da bir Alderman idi. Bu, esasen 1. nesil Polonyalı-Amerikalının doğrudan yerel siyasete ve 2. nesil ulusal siyasete girmesidir.

Gerçek göçmen olan diğer ileri gelenler, Carter'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbignew Brzezinski (Varşova) ve Clinton'ın Dışişleri Bakanlığı başkanı Madeline Albright (Prag). Bernie Sanders'ın babası da Polonya'da doğdu.

Wikipedia'da Polonya asıllı ve Çek asıllı ABD'li politikacıların uzun listeleri var, Sırp asıllı olanlar için daha küçük bir liste ve Rus kökenliler için eksik bir liste var.

* - Bu Meclis komitesi, Eddie Murphy'nin Seçkin Beyefendi filminde "Güç Komitesi" olarak parodisi yapılmıştır. Kafası kabaca Rostenkowski ile aynı uçta buluştu.


BİLGİ FORMU: Amerika Birleşik Devletleri ve Orta ve Doğu Avrupa: Kalıcı İşbirliği

20 yıldan fazla bir süredir Amerika Birleşik Devletleri ve Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri, bütün, özgür ve barış içinde bir Avrupa inşa etmek için birlikte çalıştılar. Bugün, ortak savunma ve güvenlik hedeflerimizi ilerletiyor, demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü teşvik ediyor ve enerji güvenliğini ve çeşitliliğini artırıyoruz..

Savunma ve Güvenlik İşbirliği

Rusya'nın yasadışı askeri müdahalesine ve Ukrayna topraklarını ilhak etme girişimine yanıt olarak ABD, NATO müttefiklerimizle birlikte Orta Avrupa ve Baltıklar'daki askeri varlığımızı güçlendirmek için bir dizi adım attı. Amerika Birleşik Devletleri, artan ve kalıcı bir hava, kara ve deniz varlığı aracılığıyla müttefiklerine güvence verme çabalarını destekledi. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri NATO'nun Baltık Hava Polisliği Misyonuna katkılarını artırdı ve ilave savaş uçaklarıyla ABD-Polonya havacılık müfrezesi Karadeniz'deki deniz varlığını güçlendirdi ve Estonya, Letonya, Litvanya ve Polonya'ya şirket büyüklüğünde birimler konuşlandırdı. ortak eğitim ve tatbikatlar için. Eylül 2014'te Galler'de yapılacak NATO zirvesi de dahil olmak üzere, NATO müttefiklerimizle birlikte Orta Avrupa ve Baltık'taki bu faaliyetleri daha da genişletmenin yollarını aramaya devam edeceğiz.

Güvenlik işbirliğimizin uzun vadeli sürdürülmesi, güvenlik sektörü yardım programlarımızın - Yabancı Askeri Finansman (FMF) ve Uluslararası Askeri Eğitim ve Öğretim (IMET) programlarının temeli üzerine inşa edilmiştir. Son olayların ışığında, bu programlar, koalisyon ortaklarının ve ortak yabancı hükümetlerin ortak güvenlik hedefleri doğrultusunda çalışmak üzere donanımlı ve eğitimli olmalarını sağlamaya yardımcı olmak için daha da önemli hale geldi. Bu bağlamda, hem FMF hem de IMET, ülkelerin NATO taahhütlerini yerine getirmelerine, birlikte çalışabilirliklerini geliştirmelerine ve sefer kapasitelerini geliştirmelerine yardımcı olur.

Geçen yıl, ABD Ulusal Muhafız güçlerinin Baltık ülkelerindeki muadilleriyle ortaklık kurmasıyla başlayan ve bugün neredeyse tüm Orta ve Doğu Avrupa'ya yayılan ABD Ulusal Muhafızlarının Devlet Ortaklığı Programının 20. yıldönümünü kutladık. Güçlerimiz arasındaki karşılıklı anlayışı geliştiren ve sahada birlikte çalışma yeteneğimizi geliştiren bu kalıcı ortaklıklara büyük değer veriyoruz. Program üçüncü on yılına girerken, Devlet Ortaklığı Programının faydalarını Afrika, Asya-Pasifik ve başka yerlerdeki ek ülkelere genişletmek için Avrupalı ​​ortaklarımızla birlikte çalışarak başarılarını geliştirmek istiyoruz.

Demokrasiyi ve Hukukun Üstünlüğünü Teşvik Etmek

Amerika Birleşik Devletleri ve Orta ve Doğu Avrupa'daki ortakları, hem bölge içinde hem de dışında demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü desteklemeye kendini adamıştır. ABD, çok taraflı ve ikili programlar aracılığıyla, yolsuzlukla mücadele etmek ve daha fazla hükümet şeffaflığı, hesap verebilirliği ve yanıt verebilirliğini teşvik etmek için bölgedeki ülkelerle birlikte çalışıyor. Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupalı ​​ortakları, Doğu Avrupa ve Avrasya'dan geçiş yapan ülkelerdeki kalkınma projelerine, Demokrasiler Topluluğu ve Gelişen Bağışçılar Mücadelesi Fonu da dahil olmak üzere ortak sponsorluk yapmaktadır. Ayrıca, Avrupa Birliği'nin Ermenistan, Azerbaycan, Beyaz Rusya, Gürcistan, Moldova ve Ukrayna'dan oluşan Doğu Ortaklığı devletlerinin siyasi birliğini ilerletme ve ekonomik entegrasyonunu derinleştirmeye yönelik uzun vadeli hedeflerini de destekliyoruz. Bu ülkelerden bazıları, Orta Doğu ve Kuzey Afrika'daki demokratikleşme çabalarına yardımcı olmak için çok taraflı çabalara da katıldı.


Çağımız için bir anlaşma

Neyse ki, o zamana kadar Birleşik Devletler geleneksel diplomatik izolasyon politikasına sırtını dönmüştü. ABD tarafından finanse edilen Marshall Planı (Avrupa Kurtarma Programı olarak da bilinir) ve diğer araçlar aracılığıyla sağlanan yardım, bir dereceye kadar ekonomik istikrarı teşvik etti. Bununla birlikte, Avrupa devletlerinin birbirleriyle konuşmaya ve ticarete başlamadan önce güvenliklerine hala güvenmeleri gerekiyordu. Askeri işbirliği ve getireceği güvenlik, ekonomik ve siyasi ilerlemeye paralel olarak gelişmek zorunda kalacaktı.

Bunu akılda tutarak, 1948'de Batı Birliği'nin kurulması ve daha sonra 1954'te Batı Avrupa Birliği haline gelmesi de dahil olmak üzere, daha fazla askeri işbirliği ve toplu savunma için çeşitli projeleri uygulamak üzere birkaç Batı Avrupa demokrasisi bir araya geldi. Sonunda, karar verildi. Yalnızca gerçek bir transatlantik güvenlik anlaşmasının Sovyet saldırganlığını caydırırken aynı zamanda Avrupa militarizminin yeniden canlanmasını önleyebileceğini ve siyasi entegrasyon için zemin hazırlayabileceğini.

Buna göre, pek çok tartışma ve tartışmadan sonra, 4 Nisan 1949'da Kuzey Atlantik Antlaşması imzalandı. Antlaşma'nın ünlü 5. Maddesinde, yeni Müttefikler “bir veya daha fazlasına yönelik bir silahlı saldırının… hepsine yapılmış bir saldırı olarak kabul edileceğini” kabul etti. ” ve böyle bir saldırının ardından her Müttefik, karşılık olarak “silahlı güç kullanımı da dahil olmak üzere gerekli gördüğü her türlü eylemi” yapacaktır. Belirgin bir şekilde, Antlaşma'nın 2. ve 3. Maddeleri, saldırı tehdidiyle hemen ilgili olmayan önemli amaçlara sahipti. 3. Madde, Müttefikler arasında askeri hazırlık konusunda işbirliğinin temelini attı ve 2. Madde, onlara askeri olmayan işbirliğine girmeleri için biraz boşluk verdi.

Kuzey Atlantik Antlaşması'nın imzalanması Müttefikler yaratmış olsa da, eylemlerini etkin bir şekilde koordine edebilecek bir askeri yapı oluşturmamıştı. Bu, Sovyetlerin niyetleri hakkında artan endişeler, Sovyetlerin 1949'da bir atom bombasını patlatması ve 1950'de Kore Savaşı'nın patlak vermesiyle doruğa ulaştığında değişti. İttifak üzerindeki etkisi dramatik oldu. NATO kısa süre sonra, Versailles yakınlarındaki Paris'in banliyösü Rocquencourt'ta yerleşik bir askeri Karargah ile konsolide bir komuta yapısına kavuştu. Bu, ABD'li General Dwight D. Eisenhower'ın ilk Avrupa Müttefik Yüksek Komutanı veya SACEUR olduğu Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Karargahı veya SHAPE idi. Kısa süre sonra, Müttefikler Paris'te kalıcı bir sivil sekreterlik kurdular ve NATO'nun ilk Genel Sekreteri Lord Ismay'ı Birleşik Krallık'tan atadılar.

Yardımın ve bir güvenlik şemsiyesinin yardımıyla, Batı Avrupa'da siyasi istikrar kademeli olarak yeniden sağlandı ve savaş sonrası ekonomik mucize başladı. Yeni Müttefikler İttifaka katıldı: 1952'de Yunanistan ve Türkiye ve 1955'te Batı Almanya. Avrupa siyasi entegrasyonu ilk tereddütlü adımlarını attı. Batı Almanya'nın NATO üyeliğine tepki olarak, Sovyetler Birliği ve onun Doğu Avrupa'daki yandaş devletleri 1955'te Varşova Paktı'nı kurdular. Avrupa, 1961'de Berlin Duvarı'nın inşasıyla sembolize edilen huzursuz bir açmaza girdi.

Bu süre zarfında NATO, "Kitlesel Misilleme" stratejik doktrinini benimsedi - Sovyetler Birliği saldırırsa, NATO nükleer silahlarla karşılık verirdi. tam bir nükleer mübadeleye yol açabilirdi Aynı zamanda, "Kitlesel Misilleme" İttifak üyelerinin enerjilerini büyük konvansiyonel orduları sürdürmek yerine ekonomik büyümeye odaklamalarına izin verdi. İttifak aynı zamanda askeri olduğu kadar siyasi bir role de doğru ilk adımlarını attı. İttifak'ın kuruluşundan bu yana, özellikle daha küçük Müttefikler daha fazla askeri olmayan işbirliğini savundular ve 1956 sonbaharındaki Süveyş Krizi, bazı üyeleri bölen siyasi istişare eksikliğini açıkça ortaya koydu. Buna ek olarak, Sovyetler Birliği'nin 1956'da Sputnik uydusunu fırlatması, Müttefikleri daha fazla bilimsel işbirliği için şok etti. Kuzey Atlantik Konseyi'ne Norveç, İtalya ve Kanada Dışişleri Bakanları - "Üç Akil Adam" tarafından sunulan bir rapor, İttifak içinde daha sağlam istişare ve bilimsel işbirliği önerdi ve raporun sonuçları, diğerlerinin yanı sıra, NATO Bilim Programının kurulmasına.


En çok okunan

  1. 1 Brexit yanlıları, 'bürokratik bant'ın azaltılmasına ilişkin raporda emperyal ölçümlerin iadesini önerdiler
  2. 2 Boris Johnson'ın yanına kalmasına izin veren ponpon kızlar
  3. 3 Amazon siparişi, Brexit'in bedelini nasıl ödediğimizi gösteriyor
  1. 4 Kalanlar neden bu kadar sessizleşti?
  2. 5 PMQ: Ian Blackford, Avustralya ile Brexit sonrası ticaret anlaşması üzerine gerçek bomba attı
  3. 6 Brexit yanlıları neden artık Brexit hakkında konuşmayı sevmiyor?
  4. 7 Kominsky Metodu yaşlanmayla nasıl boğuşuyor?
  5. 8 Toplanmamış meyve tarlalarındaki kriz, Brexit'in çürümüş olduğunu gösteriyor
  6. 9 Eton, futbolda bir madenci takımıyla karşılaştığında
  7. Nicola Sturgeon, 10 Politikacının Avustralya'nın Brexit sonrası ticaret anlaşmasına oy vermesi gerektiğini söyledi

Parti şu anda parlamentodaki 200 sandalyenin 23'üne sahip. Şubat ayında Jekabpils şehrinde İkinci Dünya Savaşı'ndaki Sovyet askerlerine adanmış bir anıtın Letonyalı milliyetçiler tarafından tahrip edilmesiyle Rusya ile olan gerilim yükseldi.

Polonya
Aşırı muhafazakar Hukuk ve Adalet partisi 2015'ten beri iktidarda ve Polonya'yı AB içindeki ulusların "garip kadrosundan" biri haline getirdi.

Yargı üzerindeki siyasi kontrolü artırma çabaları, protestocuların sokaklara çıkması ve AB'nin Polonya demokrasisinin zayıfladığını iddia etmesiyle özellikle tartışmalı hale geldi. Hükümetin medyayı baltaladığı konusunda da benzer suçlamalar var. Ocak ayında ülke, kürtaj konusunda neredeyse tamamen yasak getirdi.

Geçen yıl ülke, Polonya'nın o sırada Avrupa'daki en kötü enfeksiyon oranlarından birine sahip olmasına rağmen, anti-demokratik yasaları çıkaran ülkelere mali cezaları tehdit eden maddeler nedeniyle bir AB Covid kurtarma faturasını engelledi.

Romanya
Başbakan Florin Citu, son zamanlarda AB'nin çok kötü niyetli aşı programını desteklemek için çıktı ve üye devletler kendi tedariklerinden sorumlu olsaydı "kaos" olacağını söyledi. O, geçen yıl beklenenden daha kötü seçim sonuçları sonrasında istifa eden Ludoviç Orban'ın yerini aldı. Aşırı sağcı bir parti olan Rumenlerin Birliği için İttifak, oyların %9'unu alarak parlamentodaki dördüncü en büyük parti olunca uzmanları hayrete düşürdü.

Parti, “aile, vatan, inanç ve özgürlük”ü savunuyor ve Moldova ile birleşme ve ilerici siyasete ve daha fazla Avrupa entegrasyonuna muhalefet platformunda kampanya yürüttü.

Slovakya
Slovakya, sınırlarını kapatan ve maske takmayı ilk başlatan ülke olmasına rağmen, en kötü Covid ölüm oranlarından birine maruz kaldı. Buna karşılık, başbakan İgor Matoviç, Brüksel'i çileden çıkaran Rusya'nın Sputnik V aşısının tedarik edilmesini istedi. Küçük bir koalisyon ortağının plana desteğini çekmesi sonrasında görüşmeler çöktü.

Genç bir gazeteci ve nişanlısının 2018'de batı Slovakya'daki evlerinde vurulmasından sonra ülke bir imaj sorunu ve siyasi kriz yaşadı. Cinayetler, iddia edilen yolsuzluklara ışık tuttu ve Başbakan ile kabinesinin istifasına yol açtı.

Ukrayna
Ülke, 2013 yılında Euromaiden protestolarıyla başlayan olaylar ve ardından Rus destekli güçlerle etnik bölünme ve ölümcül çatışmalarla başlayan ekonomik ve siyasi istikrarı yeniden sağlamak için mücadele ediyor.

Kiev, Rusya'dan Almanya'ya uzanan tartışmalı Nord Stream 2 (NS2) boru hattını durdurmak için elinden geleni yapması için Brüksel'e lobi yapıyor ve bu, kendi topraklarından geçen karlı doğal gaz yollarını atlayacak. Ukraynalılar, NS2'nin kendilerine yönelik daha geniş bir Rus stratejisinin parçası olduğuna inanıyorlar.

Litvanya
Fintech firmaları için bir Avrupa sıcak noktası olarak, Brexit'ten sonra Avrupa bağlantılarını sürdürmek isteyen İngiliz firmalarını çekmek için özellikle aktif olmuştur.

Ayrıca bir NATO üyesi olan Litvanya, Çin Devlet Başkanı Xi Kinping'in Doğu Avrupa ülkelerinin '17 + 1' zirvesini küçümsemek için bölgedeki diğer birçok ülkeye katıldı ve son zamanlarda ulusal güvenlik gerekçesiyle Çin tarama ekipmanını yasakladı.

Destekçi Ol

Yeni Avrupalı ​​gazeteciliğiyle gurur duyuyor ve umarız siz de onunla gurur duyuyorsunuzdur. Sesimizin önemli olduğuna inanıyoruz - hem AB yanlısı perspektifi temsil etmek hem de Birleşik Krallık ulusal basınının çoğunun sağcı aşırılıklarını yeniden dengelemeye yardımcı olmak için. Yaptığımız işe değer veriyorsanız, gazeteciliğimizin maliyetine katkıda bulunarak bize yardımcı olabilirsiniz.


Doğu Avrupa'da Tarihsel Hafıza Siyaseti

Bu seminer, yakın zamanda yayınlanan bir çevrimiçi özel sayının yazarlarıyla bir tartışmayı içerecektir. Doğu Avrupa Siyaseti ve Toplumları, Dolaşım, Koşullar, İddialar: Doğu Avrupa'da Tarihsel Hafıza Politikalarının İncelenmesi.” (Tam sayının bir kopyasını indirmek için aşağıya bakın).

Not: Etkinlik kayıt gerektirir. Kayıt olmak için lütfen buraya tıklayın.

___________________________________

Giriş Açıklamaları

Félix Krawatzek, Kıdemli Araştırmacı, ZOiS Berlin Ortak Üyesi, Nuffield College, Oxford Üniversitesi

George Soroka, Hükümet Öğretim Üyesi ve Lisans Çalışmaları Direktör Yardımcısı CES Editörü Forum Serisini Aç & Yerel Ortak, Harvard Üniversitesi

Yazar Sunumları (her biri 7-10 dakika)

Susan Divald, Politika Doktora Sonrası, Oxford Üniversitesi

Olga Davydova-Minguet, Göç ve Etnisitede Doktora Sonrası, Doğu Finlandiya Üniversitesi

Félix Krawatzek, Kıdemli Araştırmacı, ZOiS Berlin Ortak Üyesi, Nuffield College, Oxford Üniversitesi

Tartışma ve Soru-Cevap (10 dakika)

Ara/Yakınlaştır Uzat (5 dakika)

Yazar Sunumları (her biri 7-10 dakika)

Nikolay Koposov, Misafir Profesör, Emory Üniversitesi

George Soroka, Hükümet Öğretim Üyesi ve Lisans Çalışmaları Müdür Yardımcısı CES Açık Forum Serisi & Yerel Ortak, Harvard Üniversitesi

Kapanış Konuşmaları

Krzysztof Jasiewicz, Ames Sosyoloji Profesörü, Washington ve Lee Üniversitesi Journal East European Politics and Societies and Cultures (EEPS)

Hakkında

Daha fazlasını buradan görüntüleyin

Doğu Avrupa'da geçmişin nasıl hatırlandığı, günümüzde devletler içinde ve devletler arasındaki siyasi gelişmeleri anlamak için çok önemli bir faktör haline geldi. Bu girişte, ilk olarak, bu özel bölümün bir parçasını oluşturan makaleleri, yazarların kolektif hafızayı incelemenin olası yollarını göstermek için kullandıkları çeşitli yöntemlerin tartışılması yoluyla sunuyoruz. Daha sonra Doğu Avrupa'nın anımsatıcı politikalarının bölgesel özelliklerini ve çoğu zaman çelişkili karakterlerinin nedenlerini tanımlıyoruz. Daha sonra, bu özel bölüme yapılan bireysel katkıları daha geniş bilimsel tartışma içinde konumlandıran üç tematik alanı ele alacağız. İlk olarak, belleğin dolaşımını şekillendiren ve çelişkili hatırlama kümelenmelerine yol açan kurumsal ve yapısal koşulları inceliyoruz, ikinci olarak, farklı rejim türlerinin ve kültürel kuralların tarihsel olayların çerçevelenmesini nasıl etkilediğini tartışıyoruz, ulusüstü entegrasyona ve teknolojinin rolüne dikkat çekiyoruz. Üçüncü olarak, siyasi elitler, toplumsal hareketler ve genel olarak toplum dahil olmak üzere, geçmişin şimdiki anımsanışını şekillendiren farklı aktör türlerini ele alıyoruz. Daha fazla araştırma için umut verici birkaç yol belirleyerek sonuca varıyoruz.


Donbas'ta Avrupa entegrasyonuna yönelik tutumlar: "Rus yanlısı" bölge efsanesine karşı koymak

19 Mayıs 2016: Donetsk bölgesindeki Ukrayna'nın Pokrovsk şehrinde Avrupa Günü kutlanıyor. Çocuklar Avrupa Birliği bayrağını tutuyorlar.

Ukrayna'nın Donetsk ve Luhansk oblastlarından oluşan en doğu bölgesi (şu anda Rus hibrit saldırganlığının ardından savaştan zarar görmüş), ülkenin en Avrupa şüpheci bölgelerinden biri olarak ün kazanmış olsa da, AB karşıtı görünümü hafife alınmamalıdır. . Sürdürülebilir Barış ve Demokratik Kalkınma Merkezi (SeeD) tarafından toplanan veriler, son birkaç yılda önemli değişikliklerin ve dalgalanmaların meydana geldiğini gösteriyor. 2018 ve 2019 araştırmalarına dayanan bu makale iki önemli bulguyu tartışıyor. [1] Örneğin, Donbas'ta yaşayanların bir kısmının AB ile Avrasya Ekonomik Birliği (EAEU) arasındaki seçimi birbirini dışlayan olarak görmedikleri artık açıktır. Aynı zamanda veriler, yerel halk arasındaki bu politika tercihlerinin çok kısa bir süre içinde önemli ölçüde değişebileceğini ortaya koymuştur.

Geleneksel olarak, Ukraynalı anketörler katılımcıları üç farklı gruba ayırdı. Bunlar arasında AB entegrasyonunu destekleyenler, Rusya ile daha yakın entegrasyonu destekleyenler ve tarafsız bir kamp var. Bu üçüncü grup, Ukrayna'nın kendi kendine yeterli olması ve kendi yolunu çizmesi gerektiğine inanıyor. Buna rağmen, SCORE verileri bu kategorilerin birbirini dışlamadığını göstermiştir. Aslında, Ukrayna'nın her iki birliğe de katılmasına açık insanlar var. Bu grup çok sayıda olmamakla birlikte, varlığı ülkeyi tartışırken dikkate alınması gereken önemli bir faktördür.

AB ve EAEU üyeliğine verdikleri destek temelinde, SCORE verileri katılımcıları beş kategoride gruplandırmıştır. Bunlar arasında her iki birliğe de katılımı destekleyenler, AB entegrasyonunu destekleyenler, EAEU'ya katılmayı destekleyenler, her iki birliğe de katılmayanlar ve soruları yanıtlamayı reddedenler yer alıyor.

İlk grafikten de anlaşılacağı gibi EAEU'yu destekleyenler en büyük grubu oluşturuyor. Ancak bu, ankete katılanların yalnızca yüzde 30'unu temsil ediyor. Katılımcıların yaklaşık yüzde 22'si Avrupa entegrasyonunu destekliyor ve benzer bir sayı da Ukrayna'nın herhangi bir kuruluşa üyeliğini desteklemiyor. Her iki sendikaya üye olma yolunda ilerlemeyi destekleyenler, yanıt verenlerin yüzde 11'ini temsil ediyor. Son olarak, yüzde 16'sı bu sorulara yanıt vermemiştir.

Sosyal Uyum ve Uzlaşma (SCORE) Endeksi, UNDP-ACT ile Sürdürülebilir Barış ve Demokratik Kalkınma Merkezi (SeeD) arasındaki bir ortaklık aracılığıyla geliştirildi.

Her gruba ait olan insanlar hakkında ne biliyoruz? Genel anlamda, kadınlar ve yaşlı insanların EAEU'yu destekleme olasılığı daha yüksekken, genç ve zengin insanlar daha fazla Avrupa yanlısı olma eğilimindedir.

Bunun ötesinde, veriler bir dizi ilginç içgörü sağlar. 'Her iki sendika' grubu, birçok konuda 'yalnızca AB grubuna' benzer. Örneğin, bu iki grup Ukrayna devletinin kurumlarına (Cumhurbaşkanı, Verkhovna Rada, Bakanlar Kurulu, polis vb.) en yüksek düzeyde güven duyduklarını ifade ettiler. [2] Ayrıca, diğer iki gruba kıyasla kişisel olarak en güvenli ve siyasi inançlarını ifade etmede daha özgür hissediyorlar. İlginç bir şekilde, "her iki sendika" grubu, potansiyel olarak "özel statü" alan işgal altındaki Donbas toprakları söz konusu olduğunda, "yalnızca EAEU" ve "hiçbirlik" gruplarına (tutum olarak onlarla aynı olmasa da) açıkça daha yakındır. Bu çalışmada “özel durum”un ne anlama geldiğine katılımcı tarafından karar verilmiştir.

Buna karşılık, 'Yalnızca EAEU' grubu, Ukrayna devlet kurumlarına en düşük güven düzeyine sahiptir. Bu katılımcılar aynı zamanda en düşük kişisel ve politik güvenlik duygusuna sahiptir. Başka bir deyişle, Ukrayna devleti içinde kendilerini savunmasız hissediyorlar. Bu grup, AB'ye yönelik bir Ukrayna'da yer alacaksa, bu konunun ele alınması gerekiyor. Bu grubun en güvenilmez bulduğu kurumlar, polis, mahkemeler ve Bakanlar Kurulu gibi adaletin sağlanmasından sorumlu kurumlardır.

Ayrıca, bölge nüfusunun dış politika tercihleri ​​çoğu zaman değişime tabidir. 'Grafik İki', dört grubun 2018 ve 2019'daki durumlarını ve bu görünümlerin popülaritesinin iki yıl arasında nasıl değiştiğini gösteriyor. Bulgular, insanların tutumlarının zamanla değişme eğiliminde olduğunu ve tüm grupların üyelerinin jeopolitik tercihlerini değiştirebildiğini açıkça ortaya koyuyor. Bu, daha önce diğer kuruluşu destekledikten sonra AB veya EAEU'nun destekçisi olmak kadar sert değişikliklerle bile sonuçlanabilir.

Grafik İki. Donbas'ta dış politika yönelimi: ruh hali değişikliği (2018 (solda) vs 2019 (sağda))

Sosyal Uyum ve Uzlaşma (SCORE) Endeksi, UNDP-ACT ile Sürdürülebilir Barış ve Demokratik Kalkınma Merkezi (SeeD) arasındaki bir ortaklık aracılığıyla geliştirildi.

Bu sonuçların arkasındaki karmaşık faktörleri tam olarak anlamak zor olsa da, veriler insanların tercihlerinin değişebileceğini açıkça ortaya koyuyor. Ayrıca, nüfusun jeopolitik tercihlerinin değişken olduğunu ve katı siyasi inançlardan ziyade koşullara bağlı olduğunu gösteriyor. Genel olarak, AB'ye verilen destek 2019'da yüzde 6,4 artarak yüzde 36'ya yükseldi. Aynı zamanda, EAEU'ya verilen destek toplamda yüzde 4,9 düşerek yüzde 44'e düştü.

Pratik açıdan, bulgular bölgede daha Rus yanlısı bir görünüme dönüşün mümkün olduğunu gösteriyor. Ancak, Avrupa entegrasyonunun hükümet kontrolündeki bölgelerdeki yerel nüfus için bölücü bir mesele haline gelmesi pek olası görünmüyor. Hükümet, sakinlerle entegrasyonun sonuçlarını gerektiği gibi tartıştığı sürece bu doğru kalacaktır.

kateryna zarembo New Europe Center'da (Kiev, Ukrayna) yardımcı araştırmacı ve Ulusal “Kyiv-Mohyla Academy” Üniversitesi'nde (Ukrayna) kıdemli öğretim görevlisidir.

Oksana Lemişka Sürdürülebilir Barış ve Demokratik Kalkınma Merkezi'nde ortak, medya ve kültür araştırmacısı.

Hristoforos Pissarides şu anda Kıbrıs'ta ikamet eden Sürdürülebilir Barış ve Demokratik Kalkınma Merkezi'nin Veri ekibinin bir parçası olan bir veri analistidir.

İskender Misafir Ukrayna, Güney Sudan, Kıbrıs ve Afganistan dahil olmak üzere çatışma bağlamlarında vatandaşların sosyal ve politik davranışlarını inceleyen Sürdürülebilir Barış ve Demokratik Kalkınma Merkezi'nde Sosyal Uyum uzmanıdır.

Donetsk ve Luhansk oblastlarının nüfusu arasında Avrupa entegrasyonuna yönelik tutumlar hakkında daha fazla analiz için lütfen “Avrupa Donbas: Donetsk ve Luhansk bölgelerinde Avrupa Entegrasyonu Hakkında Nasıl Konuşulur” başlıklı tartışma belgesine bakın. Bu çalışma Yeni Avrupa Merkezi tarafından hazırlanmış ve Friedrich Ebert Vakfı Ukrayna Temsilciliği ve Sürdürülebilir Barış ve Demokratik Kalkınma Merkezi (SeeD) tarafından desteklenmiştir.

[1] Donetsk ve Luhansk oblastlarının hükümet kontrolündeki bölgelerine ilişkin veriler 2018 ve 2019'da toplanmıştır. Donetsk ve Luhansk oblastları için GCA anketi Kantar Ukrayna anket şirketi tarafından yürütülmüştür ve 2018'deki nüfus verilerine dayanmaktadır. veriler, katılımcıların yaşı, cinsiyeti ve her bir bölgede yaşadıkları yerleşim türü hakkında bilgileri içerir. 311 yerleşim yerindeki 3325 katılımcıdan (Donetsk Oblastı'nda yüzde 70 ve Luhansk Oblastı'nda yüzde 30) bilgisayar destekli kişisel görüşme (CAPI) yöntemi kullanılarak toplanmıştır. Görüşmeler 16 Eylül – 10 Kasım 2019 tarihleri ​​arasında gerçekleştirilmiştir.

"Doğu Ukrayna için BM SCORE (USE)" olarak da bilinen "SCORE Doğu Ukrayna 2018", IoM, SeeD, UNDP ve UNICEF ile ortaklaşa tamamlandı. Bu anket, Ukrayna'nın doğusundaki beş bölgenin sakinleriyle yapılan 5344 yüz yüze görüşmeye (Luhansk Oblastı'nda 1407 ve Donetsk Oblastı'nda 2127, Zaporizhzhia Oblastı'nda 600, Dnipropetrovsk Oblastı'nda 610 ve 600 Harkov Oblast). Ayrıca Donetsk ve Luhansk oblastlarındaki iletişim hattı için bir "destekleyici örnek" içeriyordu. İletişim hattı üzerinden katılımcılarla 700 görüşme daha yapıldı.

[2] Objektif olarak yüksek veya düşük puanlar yerine, burada 'yüksek' ve 'düşük' kullanımı, diğerlerine kıyasla bir gruptaki destek seviyelerini gösterir.

Sevgili okuyucular - Yeni Doğu Avrupa, 2011'den beri çevrimiçi ve basılı olarak yayın yapan, kar amacı gütmeyen bir yayındır. Misyonumuz, bir zamanlar Sovyetler Birliği'nin bir parçası olan devletlerin karşı karşıya olduğu meseleleri çevreleyen tartışmaları şekillendirmek, anlayışı geliştirmek ve diyalogu ilerletmektir. Birliği veya etkisi altında. Ancak bu misyona ancak bağışçılarımızın desteğiyle ulaşabiliriz. Çalışmalarımızı takdir ediyorsanız, lütfen bağış yapmayı düşünün.


Doğu Avrupa'nın Illiberal Devrimi

1991'de Batı, Soğuk Savaş'taki zaferini ve liberal demokrasinin dünyanın dört bir yanına yayılmasını kutlamakla meşgulken, siyaset bilimci Samuel Huntington aşırı iyimserliğe karşı bir uyarı yayınladı. için bir makalede Demokrasi Dergisi Huntington, "Demokrasinin Üçüncü Dalgası" başlıklı çalışmasında, 1820'lerden 1920'lere ve 1945'ten 1960'lara kadar önceki iki demokratikleşme dalgasını, "demokratik sistemlerin değiştirildiği" "ters dalgalar"ın izlediğine dikkat çekti. . . tarihsel olarak yeni otoriter yönetim biçimleriyle.” Eğer yeni otoriter büyük güçler, demokratik olmayan yönetimin devam eden yaşayabilirliğini gösterebilseydi veya “dünyanın dört bir yanındaki insanlar” uzun süredir bir demokrasi feneri olarak “solmakta olan bir güç olarak ABD'yi görmeye gelirlerse” üçüncü bir ters dalganın mümkün olduğunu öne sürdü. siyasi durgunluk, ekonomik verimsizlik ve sosyal kaos tarafından.”

Huntington 2008'de öldü, ama yaşasaydı, liberal demokrasinin şu anda yalnızca Brezilya ve Türkiye gibi demokratik geçişlerden geçen ülkelerde değil, aynı zamanda Batı'da da tehdit altında olduğunu görse muhtemelen şaşırırdı. en yerleşik demokrasiler. Bu arada, otoriterlik Rusya'da yeniden ortaya çıktı ve Çin'de güçlendi ve yabancı maceracılık ve iç siyasi kutuplaşma ABD'nin küresel nüfuzuna ve prestijine çarpıcı biçimde zarar verdi.

Belki de en endişe verici gelişme, Doğu Avrupa'daki fikir değişikliği oldu. Bölgenin komünizm sonrası demokratikleşmenin poster çocuklarından ikisi, Macaristan ve Polonya, muhafazakar popülistlerin siyasi muhalefeti şeytanlaştırırken, azınlıkları günah keçisi ilan ederken ve liberal kontrol ve dengeleri baltalarken büyük seçim zaferleri kazandığını gördü. Çek Cumhuriyeti ve Romanya da dahil olmak üzere bölgedeki diğer ülkeler de bunu takip etmeye hazır görünüyor. 2014 yılında yaptığı bir konuşmada, yeni popülistlerden biri olan Macaristan Başbakanı Viktor Orban, liberalizm konusundaki tutumunu şöyle özetledi: “Bir demokrasi mutlaka liberal değildir. Bir şey liberal olmadığı için yine de demokrasi olabilir.” Küresel rekabet gücünü korumak için, “bir toplumu organize etmenin liberal yöntemlerini ve ilkelerini terk etmeliyiz” diyerek devam etti. Orban küçük bir ülkeyi yönetse de temsil ettiği hareket küresel öneme sahip. Halkın iradesinin siyasi meşruiyetin ana kaynağı olmaya devam ettiği Batı'da, onun liberal olmayan demokrasi tarzının önümüzdeki on yıllarda liberalizme en büyük alternatif olması muhtemeldir.

Demokrasi neden en açık şekilde Doğu Avrupa'da liberalizme savaş açtı? Cevap, Doğu Avrupa devletlerinin kendilerini Sovyet imparatorluğundan kurtardıkları 1989 devrimlerinin kendine özgü doğasında yatmaktadır. Önceki devrimlerden farklı olarak, 1989'dakiler ütopyayla değil normallik fikriyle ilgiliydi - yani devrimciler, Batı Avrupa'da zaten mevcut olan normal yaşam türünü sürdürme arzusunu dile getirdiler. Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra, en eğitimli ve liberal doğu Avrupalılar ülkelerini ilk terk edenler oldular ve bu da bölgede büyük demografik ve kimlik krizlerine yol açtı. Liberal demokrasinin yerel seçmenleri Batı'ya göç ettikçe, AB ve ABD gibi uluslararası aktörler de kendi etkileri azalırken Doğu Avrupa'da liberalizmin yüzü oldular. Bu, bugün bölgeyi ele geçiren liberalizme karşı milliyetçi isyanın zeminini hazırladı.

İNSAN GÜCÜ

Birçoğu, Doğu Avrupa popülizminin yükselişini açıklamayı zor buldu. Polonya'nın popülist Hukuk ve Adalet partisi (Polonya kısaltması PiS ile bilinir) 2015'te meclis çoğunluğunu kazandıktan sonra, ülkenin liberal ikonlarından Adam Michnik, “Bazen güzel bir kadın aklını kaybeder ve bir piçle yatağa girer. ” Bununla birlikte, popülist zaferler, şaşırtıcı bir tek seferlik değil, bilinçli ve tekrarlanan bir seçimdir: sağcı popülist parti Fidesz, Macaristan'da art arda iki parlamento seçimini kazandı ve kamuoyu yoklamalarında PiS, rakiplerine karşı yüksek bir liderliği koruyor. Doğu Avrupa piçle evlenmeye kararlı görünüyor.

Bazı popülist başarılar ekonomik sıkıntılara atfedilebilir: Orban, Macaristan ekonomisi 2009'da yüzde 6,6 küçüldükten sonra 2010'da seçildi. Ancak benzer sıkıntılar, Avrupa'nın en düşük işsizlik oranlarından birine sahip olan Çek Cumhuriyeti'nin neden oy verdiğini açıklayamaz. Geçen yılki parlamento seçimlerinde bir dizi popülist parti veya ekonomik olarak başarılı Slovakya'da hoşgörüsüzlüğün neden yükselişte olduğu. Polonya en şaşırtıcı durum. Ülke, 2007 ve 2017 yılları arasında Avrupa'da en hızlı büyüyen ekonomiye sahipti ve son yıllarda sosyal hareketliliğin geliştiğini gördü. Polonyalı sosyolog Maciej Gdula'nın araştırması, Polonyalıların siyasi tutumlarının, komünizm sonrası geçişten bireysel olarak yararlanıp yararlanmamalarına bağlı olmadığını göstermiştir. İktidar partisinin tabanı, hayatlarından memnun olan ve ülkelerinin refahına ortak olmuş birçok kişiyi içeriyor.

Doğu Avrupa'nın popülist dönüşünün ayrıntıları, bireysel popülist hükümetlerin karakteri ve politikaları gibi ülkeden ülkeye değişmektedir. Macaristan'da Fidesz, oyunun kurallarını yeniden yazmak için anayasal çoğunluğunu kullandı: Orban'ın ülkenin seçim sistemiyle kurcalaması, sosyolog Kim Lane Scheppele'nin sözleriyle "çoğulluğu bir üstün çoğunluğa" dönüştürdü. Corruption, moreover, is pervasive. In a March 2017 article for Atlantik Okyanusu, the writer David Frum quoted an anonymous observer who said of Fidesz’s system: “The benefit of controlling a modern state is less the power to persecute the innocent, more the power to protect the guilty.”

Poland’s government has also sought to dismantle checks and balances, especially through its changes to the constitutional court. In contrast to the Hungarian government, however, it is basically clean when it comes to corruption. Its policies are centered less on controlling the economy or creating a loyal middle class and more on the moral reeducation of the nation. The Polish government has tried to rewrite history, most notably through a recent law making it illegal to blame Poland for the Holocaust. In the Czech Republic, meanwhile, Prime Minister Andrej Babis led his party to victory last year by promising to run the state like a company.

Yet beneath these differences lie telling commonalities. Across eastern Europe, a new illiberal consensus is emerging, marked by xenophobic nationalism and supported, somewhat unexpectedly, by young people who came of age after the demise of communism. If the liberals who dominated in the 1990s were preoccupied with the rights of ethnic, religious, and sexual minorities, this new consensus is about the rights of the majority.

Wherever they take power, conservative populists use the government to deepen cultural and political polarization and champion what the American historian Richard Hofstadter termed “the paranoid style” in politics. This style traffics heavily in conspiracy theories, such as the belief, shared by many PiS voters, that the 2010 plane crash that killed President Lech Kaczynski—the brother of the PiS leader Jaroslaw Kaczysnki—was the product of an assassination rather than an accident. This paranoia also surfaces in Fidesz’s assertions that Brussels, aided by the Hungarian-born billionaire George Soros, secretly plans to flood Hungary with migrants.

Eastern Europe’s populists also deploy a similar political vocabulary, casting themselves as the authentic voice of the nation against its internal and external enemies. As the political scientist Jan-Werner Müller has argued, “Populists claim that they and they alone represent the people,” a claim that is not empirical but “always distinctly moral.” Fidesz and PiS do not pretend to stand for all Hungarians or all Poles, but they do insist that they stand for all true Hungarians and all true Poles. They transform democracy from an instrument of inclusion into one of exclusion, delegitimizing nonmajoritarian institutions by casting them as obstacles to the will of the people.

Another common feature of eastern European populism is a Janus-faced attitude toward the EU. According to the latest Eurobarometer polls, eastern Europeans are among the most pro-EU publics on the continent, yet they vote for some of the most Euroskeptical governments. These governments, in turn, use Brussels as a rhetorical punching bag while benefiting from its financial largess. The Hungarian economy grew by 4.6 percent between 2006 and 2015, yet a study by KPMG and the Hungarian economic research firm GKI estimated that without EU funds, it would have shrunk by 1.8 percent. And Poland is the continent’s biggest recipient of money from the European Structural and Investment Funds, which promote economic development in the EU’s less developed countries.

Support for illiberal populism has been growing across the continent for years now, but understanding its outsize appeal in eastern Europe requires rethinking the history of the region in the decades since the end of communism. It is the legacy of the 1989 revolutions, combined with the more recent shocks delivered by the decline of U.S. power and the crisis of the EU, that set in motion the populist explosion of today.

LIBERTY, FRATERNITY, NORMALITY

Although eastern European populism was already on the rise by the beginning of the current decade, the refugee crisis of 2015–16 made it the dominant political force in the region. Opinion polls indicate that the vast majority of eastern Europeans are wary of migrants and refugees. A September 2017 study by Ipsos revealed that only five percent of Hungarians and 15 percent of Poles believe that immigration has had a positive impact on their country and that 67 percent of Hungarians and 51 percent of Poles think their countries’ borders should be closed to refugees entirely.

During the refugee crisis, images of migrants streaming into Europe sparked a demographic panic across eastern Europe, where people began to imagine that their national cultures were under the threat of vanishing. The region today is made up of small, aging, ethnically homogeneous societies—for example, only 1.6 percent of those living in Poland were born outside the country, and only 0.1 percent are Muslim. In fact, cultural and ethnic diversity, rather than wealth, is the primary difference between eastern and western Europe today. Compare Austria and Hungary, neighboring countries of similar size that were once unified under the Habsburg empire. Foreign citizens make up a little under two percent of the Hungarian population in Austria, they make up 15 percent. Only six percent of Hungarians are foreign-born, and these are overwhelmingly ethnic Hungarian immigrants from Romania. In Austria, the equivalent figure is 16 percent. In the eastern European political imagination, cultural and ethnic diversity are seen as an existential threat, and opposition to this threat forms the core of the new illiberalism.

Some of this fear of diversity may be rooted in historical traumas, such as the disintegration of the multicultural Habsburg empire after World War I and the Soviet occupation of eastern Europe after World War II. But the political shock of the refugee crisis cannot be explained by the region’s history alone. Rather, eastern Europeans realized during the course of the refugee crisis that they were facing a new global revolution. This was not a revolution of the masses but one of migrants it was inspired not by ideological visions of the future but by images of real life on the other side of a border. If globalization has made the world a village, it has also subjected it to the tyranny of global comparisons. These days, people in the poorer parts of the world rarely compare their lives with those of their neighbors they compare them instead with those of the most prosperous inhabitants of the planet, whose wealth is on full display thanks to the global diffusion of communications technologies. The French liberal philosopher Raymond Aron was right when he observed, five decades ago, that “with humanity on the way to unification, inequality between peoples takes on the significance that inequality between classes once had.” If you are a poor person in Africa who seeks an economically secure life for your children, the best you can do for them is to make sure they are born in a rich country, such as Denmark, Germany, or Sweden—or, failing that, the Czech Republic or Poland. Change increasingly means changing your country, not your government. And eastern Europeans have felt threatened by this revolution.

The great irony is that although eastern Europe today is reacting with panic to mass migration, the revolutions of 1989 were the first in which the desire to exit one’s country, rather than to gain a greater voice within it, was the primary agent of change. After the fall of the Berlin Wall, many in the former communist bloc expressed their wish for change by immigrating to the West rather than staying home to participate in democratic politics. In 1989, eastern Europeans were not dreaming of a perfect world they were dreaming of a normal life in a normal country. If there was a utopia shared by both the left and the right during the region’s postcommunist transition, it was the utopia of normality. Experiments were forbidden. In 1990, Czech Finance Minister Vaclav Klaus (who later became prime minister and then president) said of finding a middle ground between capitalism and socialism, “The third way is the fastest way to the Third World.” Eastern Europeans dreamed that European unification would proceed along the same lines as German reunification, and in the early 1990s, many Czechs, Hungarians, and Poles envied the East Germans, who were issued German passports overnight and could spend the deutsche mark immediately.

Revolutions as a rule cause major demographic disruptions. When the French Revolution broke out, many of its opponents ran away. When the Bolsheviks took power in Russia, millions of Russians fled. But in those cases, it was the defeated, the enemies of the revolution, who saw their futures as being outside their own country. After the 1989 revolutions, by contrast, it was those most eager to live in the West, those most impatient to see their countries change, who were the first to leave. For many liberal-minded eastern Europeans, a mistrust of nationalist loyalties and the prospect of joining the modern world made emigration a logical and legitimate choice.

As a result, the revolutions of 1989 had the perverse effect of accelerating population decline in the newly liberated countries of eastern Europe. From 1989 to 2017, Latvia lost 27 percent of its population, Lithuania 23 percent, and Bulgaria almost 21 percent. Hungary lost nearly three percent of its population in just the last ten years. And in 2016, around one million Poles were living in the United Kingdom alone. This emigration of the young and talented was occurring in countries that already had aging populations and low birthrates. Together, these trends set the stage for a demographic panic.

It is thus both emigration and the fear of immigration that best explain the rise of populism in eastern Europe. The success of nationalist populism, which feeds off a sense that a country’s identity is under threat, is the outcome of the mass exodus of young people from the region combined with the prospect of large-scale immigration, which together set demographic alarm bells ringing. Moving to the West was equivalent to rising in social status, and as a result, the eastern Europeans who stayed in their own countries started feeling like losers who had been left behind. In countries where most young people dream of leaving, success back home is devalued.

In recent years, a rising desire for self-assertion has also caused eastern Europeans to chafe at taking orders from Brussels. Although during the 1990s, the region’s politicians, eager to join NATO and the EU, had been willing to follow the liberal playbook, today, they wish to assert their full rights as members of the European club. Eastern Europe’s integration into the EU mirrors at a national level the experience of integration familiar from the stories of immigrants around the world. First-generation immigrants wish to gain acceptance by internalizing the values of their host country second-generation immigrants, born in the new country, fear being treated as second-class citizens and often rediscover an interest in the traditions and values of their parents’ culture. Something similar happened to eastern European societies after joining the EU. Many people in those countries used to view Brussels’ interference in their domestic politics as benevolent. Over time, they have started to see it as an intolerable affront to their nations’ sovereignty.

THE RETURN OF GEOPOLITICS

The final ingredient in eastern Europe’s illiberal turn is the deep current of geopolitical insecurity that has always afflicted the region. In 1946, the Hungarian intellectual Istvan Bibo published a pamphlet called The Misery of the Small States of Eastern Europe. In it, he argued that democracy in the region would always be held hostage to the lingering effects of historical traumas, most of them related to eastern European states’ history of domination by outside powers. Poland, for instance, ceased to exist as an independent state following its partition by Austria, Prussia, and Russia in the late eighteenth century Hungary, meanwhile, saw a nationalist revolution crushed in 1849, before losing more than two-thirds of its territory and one-half of its population in the 1920 Treaty of Trianon.

Not only did these historical traumas make eastern European societies fear and resent external powers they also, Bibo argued, secured these countries in the belief that “the advance of freedom threatens the national cause.” They have learned to be suspicious of any cosmopolitan ideology that crosses their borders, whether it be the universalism of the Catholic Church, the liberalism of the late Habsburg empire, or Marxist internationalism. The Czech writer and dissident Milan Kundera captured this sense of insecurity well when he defined a small nation as “one whose very existence may be put in question at any moment.” A citizen of a large country takes his nation’s survival for granted. “His anthems speak only of grandeur and eternity. The Polish anthem however, starts with the verse: ‘Poland has not yet perished.’”

If one effect of eastern Europe’s post-1989 emigration was to kick-start the demographic panic that would later take full form during the refugee crisis, another, equally important effect was to deprive countries in the region of the citizens who were most likely to become domestic defenders of liberal democracy. As a result, liberal democracy in eastern Europe came to rely more and more on the support of external actors such as the EU and the United States, which over time came to be seen as the real constraints on the power of majorities in the region. Bucharest’s desire to join the EU, for instance, was primarily responsible for its decision to resolve a long-running dispute with Hungary about the rights of ethnic Hungarians in Romania. And the EU’s eligibility rules, known as the Copenhagen criteria, make legal protections for minorities a precondition for membership in the union.

The central role of the EU and the United States in consolidating eastern Europe’s liberal democracies meant that those democracies remained safe only so long as the dominance of Brussels and Washington in Europe was unquestioned. Yet over the last decade, the geopolitical situation has changed. The United States had already been hobbled by expensive foreign wars and the financial crisis before the election of Donald Trump as its president raised serious questions about Washington’s commitment to its allies. In Europe, meanwhile, the consecutive shocks of the debt crisis, the refugee crisis, and Brexit have called the future of the EU itself into question. This came just as Russia, under the authoritarian government of President Vladimir Putin, was beginning to reassert itself as a regional power, seizing Crimea from Ukraine in 2014 and backing a secessionist insurgency in the country’s east.

Huntington predicted in 1991 that a strong, nondemocratic Russia would pose problems for the liberal democracies of eastern Europe, and the rise of Putin’s Russia has in fact undermined them. For eastern European leaders such as Orban, already fed up with liberalism, Putin’s combination of authoritarian rule and anti-Western ideology has served as a model to emulate. For many Poles, the return of the Russian threat was one more argument to vote for an illiberal government that could protect the nation. In other eastern European countries, such as the Baltic states, Russia has simply acted as a spoiler by attempting to spread disinformation. Across the region, the return of geopolitical insecurity has contributed to the fading attractiveness of liberal democracy.

AN ILLIBERAL EUROPE?

Eastern European populism is a recent phenomenon, but it has deep roots in the region’s politics and is unlikely to go away anytime soon. “The worrying thing about Orban’s ‘illiberal democracy,’” according to the Hungarian-born Austrian journalist Paul Lendvai, is that “its end cannot be foreseen.” Indeed, illiberal democracy has become the new form of authoritarianism that Huntington warned about more than two decades ago. What makes it particularly dangerous is that it is an authoritarianism born within the framework of democracy itself.

The new populists are not fascists. They do not believe in the transformative power of violence, and they are not nearly as repressive as the fascists were. But they are indifferent to liberal checks and balances and do not see the need for constitutional constraints on the power of the majority—constraints that form a central part of EU law. The main challenge posed by eastern European populism is therefore not to the existence of democracy at the level of the nation but to the cohesion of the EU. As more countries in the region turn toward illiberalism, they will continue to come into conflict with Brussels and probe the limits of the EU’s power, as Poland has already done with its judicial reforms. Eventually, the risk is that the EU could disintegrate, and Europe could become a continent divided and unfree.


The United States and Central and Eastern Europe: Enduring Cooperation

For more than 20 years the United States and the countries of Central and Eastern Europe have worked together to build a Europe that is whole, free, and at peace. Today, we are advancing our common defense and security goals, promoting democracy and rule of law, and enhancing energy security and diversification.

Defense and Security Cooperation

In response to Russia’s illegal military intervention and attempted annexation of Ukrainian territory, the United States, along with our NATO allies, has undertaken a number of steps to reinforce our military presence across Central Europe and the Baltics. The United States has supported NATO efforts to reassure allies through an increased and persistent air, land, and sea presence. For example, the United States has augmented its contributions to NATO’s Baltic Air Policing Mission and the U.S.-Poland aviation detachment with additional fighter jets bolstered its maritime presence in the Black Sea and deployed company-sized units to Estonia, Latvia, Lithuania, and Poland for joint training and exercises. We will continue to look for ways to further expand these activities in Central Europe and the Baltics together with our NATO allies, including at the upcoming NATO summit in Wales in September 2014.

The long-term sustainment of our security cooperation is built upon the foundation of our security-sector assistance programs — Foreign Military Financing (FMF) and the International Military Education and Training (IMET) programs. In light of recent events, these programs have become even more important to help ensure coalition partners and partner foreign governments are equipped and trained to work toward common security goals. In that regard, both FMF and IMET help countries meet their NATO commitments, improve their interoperability, and build their expeditionary capacity.

Last year we marked the 20th anniversary of the U.S. National Guard’s State Partnership Program, which began with U.S. National Guard forces partnering with their counterparts in the Baltic states and today extends across almost all of Central and Eastern Europe. We attach great value to these enduring partnerships, which have enhanced mutual understanding between our forces and improved our ability to operate together in the field. As the program enters its third decade, we want to build on their success by working together with our European partners to extend the benefits of the State Partnership Program to additional countries in Africa, the Asia-Pacific, and elsewhere.

Promoting Democracy and the Rule of Law

The United States and its partners in Central and Eastern Europe are dedicated to promoting democracy and the rule of law, both within and outside the region. Through multilateral and bilateral programs, the United States is working with countries in the region to combat corruption and promote greater government transparency, accountability, and responsiveness. The United States and its European partners co-sponsor development projects in transitioning countries from Eastern Europe and Eurasia, including through the Community of Democracies and the Emerging Donors Challenge Fund. We also support the European Union’s long-term objectives of furthering the political association and deepening the economic integration of Eastern Partnership states of Armenia, Azerbaijan, Belarus, Georgia, Moldova, and Ukraine. A number of these countries have also joined multilateral efforts to assist democratization efforts in the Middle East and North Africa.


Trump Needs to Demilitarize His Rhetoric

Anti-Semitism in the U.S. is nothing new. Still, it’s shocking to hear coded language—whatever the intention—come from the top.

About the author: Julian E. Zelizer is a history and public-affairs professor at Princeton University. He is the author of the forthcoming book Burning Down the House: Newt Gingrich, the Fall of a Speaker, and the Rise of the New Republican Party.

Anti-Semitism reared its ugly head this Sabbath in the deadliest attack on Jews in American history. The 46-year-old Robert D. Bowers walked into Pittsburgh’s Tree of Life synagogue and opened fire on congregants as he yelled out, “All Jews must die!” Bowers is so far to the right and so addled by hatred that he has refused to support President Donald Trump on the grounds that he is “controlled by Jews.”

Speaking to reporters shortly after the shooting, Trump expressed his condolences and said, “You wouldn’t think this would be possible in this day and age, but we just don’t seem to learn from the past.”

But the president can’t really be so surprised. He has been warned repeatedly about the dangers of tolerating white nationalism even as he has borrowed language from anti-Semitic propaganda.

When the president has played in this sandbox for political purposes, he has been playing with fire. Although American Jews has never experienced the same level of virulent, state-sanctioned aggression as European Jews have, anti-Semitism has never been absent in this country. Like their analogues abroad, populist American leaders in the 19th century told their followers that Jewish bankers posed a threat to the security of hardworking Americans. Images of Jews with big noses and crooked faces were commonplace in political cartoons. When more than 1.7 million Eastern European Jews arrived in the country at the turn of the 20th century, they encountered nativist organizations that fought for federal restrictions on immigration.

In perhaps the most famous American anti-Semitic incident of the last century, a mob in 1915 stormed a Georgia prison to seize the Jewish businessman Leo Frank, who had been falsely accused of murdering a 13-year-old Christian girl. They lynched him.

The most famous American anti-Semite may have been the automobile giant Henry Ford, who published a newspaper in the 1920s, The Dearborn Independent, that served as an outlet for anti-Semitic propaganda. Ford once wrote that there was a “Jewish plan to control the world, not by territorial acquisition, not by military aggression, not by governmental subjugation, but by control of the machinery of commerce and exchange.” A close second to Ford was the aviator Charles Lindbergh, the spokesman for the America First Committee, which opposed U.S. entry into World War II. Another contender was the wildly popular “radio priest” Father Charles Coughlin, who railed against “world Jewish domination.”

Anti-Semitism manifested itself at every level of society and across the country. In the South, the Ku Klux Klan also targeted Jews as it went after African Americans. Jews “procured” young women to “enhance their own monetary interests,” the Klan stated in the 1920s. In Dorchester, Massachusetts, Irish Catholic gangs in the 1940s roved the streets in “Jew Hunts” that culminated in physical assaults. Even as Jews started to break into certain industries, such as entertainment, in the 1930s and ’40s, they confronted tight restrictions that kept them out of law firms, medical professions, universities and colleges, fraternities, hotels, country clubs, and more. One hotel boasted in an advertisement, “No Hebrews or tubercular guests received.” Elite institutions of higher learning such as Harvard, Yale, Columbia, and Princeton imposed strict quotas on how many Jews they would admit. The application for Sarah Lawrence College asked, “Has your daughter been brought up to strict Sunday observance?” Like African Americans, Jews were subject to restrictive real-estate covenants that prevented “Hebrews” from living in particular neighborhoods.

Conditions improved after World War II. The horror of the Holocaust made overtly anti-Semitic ideas and policies unacceptable in mainstream U.S. society. The number of Americans who heard “criticism or talk against Jews,” according to the historian Leonard Dinnerstein, declined from 64 percent in 1946 to 12 percent in 1959.

Much of the Jewish community prospered, securing middle-class jobs across a number of industries and settling into the growing suburban communities of postwar America. Jewish synagogues and civic institutions sprouted up in almost every region of the country. Federal and state legislation outlawed residential and employment discrimination. The head of the Anti-Defamation League, Benjamin Epstein, called this era the “golden age” for American Jews. The Jewish community was elated when in 1965 Vatican II adopted a version of the “Nostra Aetate,” which rescinded the charge that Jews were responsible for the death of Jesus.

But anti-Semitism did not disappear from American life. Anti-Semitic rhetoric was intertwined with anti-communist rhetoric during the Cold War era. The Democratic Congressman John E. Rankin of Mississippi proclaimed that the issue of the era was “Yiddish Communism versus Christian civilization.” Anti-Semitism and racism also went hand in hand. When Rabbi Abraham Heschel joined Martin Luther King Jr. to march for voting rights in Selma, Alabama, in 1965, he was dismayed to see banners that read: “Koons, Kikes, and Niggers Go Home!”

Anti-Semitism has continued to crop up on the right side of the political spectrum. In 1990, the America First pundit and future presidential candidate Patrick Buchanan blamed Operation Desert Storm on “the Israeli defense ministry and its ‘amen corner’ in the United States.” But anti-Semitism has also stained the left. Just recently, the Nation of Islam leader Louis Farrakhan, who has been making hateful comments about Jews since the early 1980s, warned supporters of “Satanic Jews who have infected the whole world with poison and deceit.” On college campuses in particular, criticism of Israel has sometimes veered into anti-Semitism.

But if anti-Semitism in the U.S. is nothing new, it’s still shocking to hear coded language—whatever the intention—come from the very top. Despite having a daughter, a son-in-law, and grandchildren who are Jewish, Trump has dabbled in anti-Semitic rhetoric. In April 2013, seeking to criticize Günlük Gösteri, he tweeted: “I promise you that I’m much smarter than Jonathan Leibowitz—I mean Jon Stewart @TheDailyShow.” As a candidate in 2016, he retweeted messages from anti-Semitic supporters and refused to clearly distance himself from the former KKK Grand Wizard David Duke. He embraced the label of America First, which carries obvious anti-Semitic resonances, and tweeted out a photograph of Hillary Clinton next to a Star of David and in front of piles of money, with text that read: “Most Corrupt Candidate Ever!”

Just days after Trump was warned about the anti-Semitic implications of a speech alleging a globalist conspiracy, his campaign ran an ad showing images of three Jews—the billionaire philanthropist George Soros the then-chair of the Federal Reserve, Janet Yellen and Goldman Sachs CEO Lloyd Blankfein. In the voice-over, Trump said, “The establishment has trillions of dollars at stake in this election. For those who control the levers of power in Washington and for the global special interest, they partner with these people that don’t have your good in mind.” That line about “the levers of power,” whatever his intentions, was darkly reminiscent of the Protocols of the Elders of Zion.

After Trump became president, the situation did not improve. The so-called alt-right, which includes anti-Semitic groups, was pleased to see the head of their preferred platform, Breitbart Haberleri, have a seat in the Oval Office through adviser Steve Bannon. In January 2017, the White House’s official message on Holocaust Remembrance Day did not mention Jews or anti-Semitism. The worst moment occurred when Trump refused to come down hard and decisively against the neo-Nazis who marched in Charlottesville, Virginia, in August 2017 chanting, “The Jews will not replace us!”

In recent weeks, the president has used Soros—increasingly a boogeyman in anti-Semitic conspiracy circles—as a major foil. During Supreme Court Justice Brett Kavanaugh’s contentious confirmation hearings, he tweeted out a message claiming that the opposition to his nominee was being “paid for by Soros and others.”

It’s not just the head of the Republican Party who’s crossing the line. A Republican congressional candidate in Illinois, Arthur Jones, once called the Holocaust an “international extortion racket.” The National Republican Congressional Committee released an ad in Minnesota that depicts Soros as a puppet master, standing over piles of cash, causing social unrest and “owning” Democrat Dan Feehan.

More generally, Trump and the GOP’s hard-line anti-immigration policies plug into a long history of white nationalism. By fanning the flames of one form of hatred, nativist xenophobia, they unintentionally but no less inevitably fan the flames of anti-Semitism as well.

In this environment, it’s no surprise that the number of reported anti-Semitic incidents increased by 57 percent in 2017, according to the Anti-Defamation League. From January to September 2018, 50 anti-Semitic attacks were reported in Pittsburgh, according to the Pittsburgh Jewish Chronicle. Two new studies, one by the Anti-Defamation League and another by the Columbia University professor Jonathan Albright, found that the number of anti-Semitic posts have increased on Instagram and Twitter. One frequent target has been the Hebrew Immigrant Aid Society, or HIAS , which has been lobbying for the admission of refugees. Connecting the dots between his pathologies, hours before the shooting, Robert D. Bowers posted online: “HIAS likes to bring invaders in that kill our people. I can’t sit by and watch my people get slaughtered. Screw your optics, I’m going in.”

Some segments of the Jewish community have been silent in the face of these developments, perhaps because they believe that the GOP, and Trump in particular, are strong advocates for Israel and of Benjamin Netanyahu’s government.

After the massacre in Pittsburgh, Trump suggested that American synagogues hire armed guards with assault weapons. Rather than militarizing prayer, Trump should demilitarize his rhetoric. His language has been a kind of ammunition.


Master's Programme in Southeast European Studies

The MA in Southeast European Studies: Politics, History, Economics is an intense one-year graduate programme, taught in English at the National and Kapodistrian University of Athens.

The Programme is primarily addressed to graduates in the social sciences and humanities (politics, sociology, economics, social anthropology, political and social history, Balkan studies, Modern Greek Studies, journalism, etc). Based on its interdisciplinary nature, it aims at providing a thorough understanding of the key historical, social, political, economic, and cultural issues of Southeastern Europe (henceforth SEE).

The Programme has an excellent student-teacher ratio, and a strong international character, actively encouraging the participation of students from around the world. In addition to its academic aims, the Programme offers a unique opportunity for students with different backgrounds and experiences to spend an academic year in Athens, learning about Southeastern Europe with and from each other.

The academic year 2020-2021 marks the twentienth second year of the MA in SEE studies. This period has seen outheastern Europe’s transformation from a war zone to a region on its way to integration into the European Union. The multinational, multi-disciplinary Programme in Southeast European Studies, founded during the Kosovo crisis, has been part of that transition. Created in 1999 as part of the Royaumont Process, in its first years the Programme was supported by the Stability Pact for Southeastern Europe it has since aimed at facilitating cross-border academic and scientific cooperation, bringing together students from all over the region and beyond, and promoting mutual understanding and good neighbourly relations.

List of site sources >>>


Videoyu izle: Bir Amerikan Askerinin Pişmanlığı ve Amerikan Ordusuna İsyanı (Ocak 2022).