Tarih Podcast'leri

Aşkıncılık

Aşkıncılık

Transandantalizm, doğaya saygıyı ve kendi kendine yeterliliği Üniteryanizm ve Alman Romantizmi unsurlarıyla birleştiren 19. yüzyıl Amerikan teolojik ve felsefi düşünce okuludur. Yazar Ralph Waldo Emerson, 1830'larda organize bir grup olmadan önce 1800'lerin başında Massachusetts'te gevşek bir şekilde var olan hareketin birincil uygulayıcısıydı.

Transandantalizmin Kökenleri

Transandantalizmin kökenleri 1800'lerin başlarında New England'da ve Üniteryanizmin doğuşundadır. Dinin duygusal bir deneyime odaklanması gerektiğine inanan “Yeni Işık” teologları ile dini yaklaşımlarında akla değer veren “Eski Işık” karşıtları arasındaki bir tartışmadan doğdu.

Bu “Eski Işıklar” önce “liberal Hıristiyanlar”, daha sonra Üniteryenler olarak tanındı ve geleneksel Hıristiyan inancında olduğu gibi baba, oğul ve kutsal ruh üçlüsünün olmadığı ve İsa Mesih'in bir ölümlü olduğu inancıyla tanımlandı.

Bu kalabalığın etrafında çeşitli felsefeler dönmeye başladı ve Transandantalizm olacak fikirler, algılanan rasyonalitesi konusunda Üniteryanizmden ayrıldı ve bunun yerine daha manevi bir deneyim arayışı içinde Alman Romantizmini kucakladı.

Hareketteki düşünürler, filozoflar Immanuel Kant ve Georg Wilhelm Friedrich Hegel, şair Samuel Taylor Coleridge, Vedalar olarak bilinen eski Hint kutsal kitabı ve dini kurucu Emanuel Swedenborg tarafından ortaya atılan fikirleri benimsediler.

Aşkıncılar, ruhsal içgörü için herhangi bir aracıya ihtiyaç olmadığına inanarak, Tanrı'nın kişisel bilgisi fikrini savundular. İdealizmi benimsediler, doğaya odaklandılar ve materyalizme karşı çıktılar.

1830'lara gelindiğinde, Transandantalist fikirleri uyumlu bir şekilde birbirine bağlayan ve daha organize bir hareketin başlangıcını belirleyen edebiyat ortaya çıkmaya başladı.

Aşkın Kulübü

12 Eylül 1836'da dört Harvard Üniversitesi mezunu - yazar ve Bangor, Maine, bakan Frederic Henry Hodge, Ralph Waldo Emerson ve Üniteryen bakanlar George Ripley ve George Putnam - Harvard'ın iki yüzüncü yılını kutlamak için Cambridge'deki Willard's Hotel'de bir araya geldiler. .

Amaç, Hodge ve Emerson arasındaki yazışmaları takip etmek ve Üniteryanizmin durumu ve bu konuda neler yapabilecekleri hakkında konuşmaktı.

Bir hafta sonra, dördü tekrar Ripley'nin Boston'daki evinde bir araya geldi. Bu, birçok Üniteryen bakanı, aydını, yazarı ve reformcuyu içeren çok daha büyük bir grubun toplantısıydı. Önümüzdeki dört yıl içinde, Emerson, Ripley ve Hodge'un da dahil olduğu değişen bir üyelik içeren, "Transandantal Kulüp" olarak adlandırılan 30 toplantı daha yapılacaktı.

Toplantıların takip ettiği tek kural, eğer onların varlığı grubun bir konuyu tartışmasını engelliyorsa, kimsenin katılmasına izin verilmemesiydi. Emerson'un 1836'da yayınlanan "Doğa" adlı makalesi, Aşkıncı felsefeyi kulüp toplantılarında oluşturduğu şekliyle sundu.

Bu grup 1840'ta toplanmayı bıraktı, ancak yayına dahil oldu. Arama, önce üye ve öncü feminist Margaret Fuller ve daha sonra Emerson tarafından, Transandantalist düşünce ve kaygıları ele alma misyonuyla yönetildi.

Henry David Thoreau başladı Arama, Massachusetts'teki vahşi yaşam hakkında rapor veriyor. 1844'te ölümünden sonra Thoreau, en ünlü eserini yazdığı Walden Pond'a taşındı. Walden; veya, Ormanda Yaşam.

Brook Çiftliği

Shakers gibi farklı ütopik gruplardan ilham alan Transandantal Kulüp üyeleri, fikirlerini test etmek için bir komün oluşturmakla ilgilendiler. 1841'de, aralarında yazar Nathaniel Hawthorne'un da bulunduğu küçük bir grup, West Roxbury, Massachusetts'teki Brook Farm adlı bir mülke taşındı.

George Ripley tarafından yönetilen girişim, gazetelerin sayfalarında yer aldı. Arama gündüzleri çiftlik işlerini ve geceleri mum ışığında yaratıcı çalışmaları içeren pastoral bir iş olarak.

Emerson çiftliğe hiç katılmadı. Komünü onayladı ama mahremiyetinden vazgeçmek istemedi, sık sık ziyaretçi olmayı tercih etti. Thoreau da katılmayı reddetti ve fikrin tamamını çekici bulmadı. Margaret Fuller ziyaret etti, ancak çiftliğin başarısızlığa mahkum olduğunu hissetti.

Çiftlik, ömür boyu üyelik için hisse satın alan, yatırımlarının yıllık getirisini garanti eden ve bir hisseye gücü yetmeyen üyelerin çalışarak telafi etmelerine izin veren üyeler tarafından yönetiliyordu. Çiftçiler olarak acemiydiler, ancak özellikle Hawthorne, çiftçilik yaşamının fizikselliğinden heyecan duyuyordu.

Ayrıca çiftliğin ana gelir kaynağı olan bir yatılı okul da vardı. Çiftlik, ilk yılında üyelerin herkesi barındıracak mülk üzerinde yeni evler inşa etmesi gerektiği kadar başarılı oldu. 100'den fazla sakini vardı.

1844'te, daha fazla büyümeyi getiren bir yeniden yapılanmanın ardından, komün, üyelerin misyonu, finansal zorluklar ve diğer sorunlar nedeniyle hayal kırıklığına uğraması ve kendi aralarında münakaşa ile yavaş yavaş düşüşe geçmeye başladı. 1847'de bu özel Transandantalist deney tamamlandı.

Aşkıncılık Soluyor

1850'ler geldiğinde, Transandantalizmin, özellikle Margaret Fuller'ın 1850'de bir gemi enkazında zamansız ölümünün ardından, etkisinin bir kısmını kaybettiği düşünülmektedir.

Üyeleri, özellikle Emerson, Thoreau ve diğerleri, 1850 tarihli Kaçak Köle Yasası'na karşı kamuoyu önünde aktif olarak kalsalar da, Brook Farm'ın başarısızlığının ardından, bir daha asla uyumlu bir grup olarak gerçekleşmedi.

Kaynaklar

Amerikan Transandantalizmi. Philip F. Gura.
Şimdi Cennet: Amerikan Ütopyacılığının Öyküsü. Chris Jennings.
Aşkıncılık. Arizona Devlet Üniversitesi.
Aşkıncılık. Stanford Üniversitesi.


Aşkıncılık - TARİH

Yayınlanma Tarihi: 23 Mart 2015

Sorumluluk Reddi:
Bu makale öğrenciler tarafından yazılmış ve gönderilmiştir ve bizim çalışmamızın bir örneği değildir. Profesyonel makale yazarlarımız tarafından kaleme alınan profesyonel çalışmalarımızdan örnekler için lütfen bu linke tıklayınız. Bu materyalde ifade edilen herhangi bir görüş, bulgu, sonuç veya tavsiye yazarlara aittir ve EssayCompany'nin görüşlerini yansıtmayabilir.

Bu yazıda, Amerikan Aşkıncılık hareketinin konusunu ve din ve eğitimden edebiyat, felsefe ve sosyal reformlara nasıl yayıldığını açıklayacağım. Bunu, konuyla ilgili yazılmış çağdaş eserlerden ve diğer çalışmalardan, öğrencilerden ve araştırmacılardan gelen bilgilerle yapacağım. Her ne kadar Transandantalizmin bireysel bütünlüğü tehlikeye atacak herhangi bir toplumsal çaba konusundaki kararsızlığı, onun kalıcı kurumlar yaratmasını engelledi. Tarihsel hareket, 1830'ların ortasından 1840'ların sonlarına kadar zaman açısından sınırlıydı ve ruh ve maddeyi yeniden bütünleştirme dürtüsü nedeniyle, fikirleri somut eyleme dönüştürme arzusu, din ve eğitim alanlarından yayılan kendine özgü bir ivme geliştirdi. edebiyata, felsefeye ve sosyal reforma (Bickman).

Transandantalizm, on dokuzuncu yüzyılın başlarında Ralph Waldo Emerson merkezli bir Amerikan edebi, politik ve felsefi hareketidir. Transandantalizm, ötesine geçmek (Ertresvaag) anlamına gelen transcend kelimesinden gelir. Ralph Waldo Emerson, 1803-1882, Amerikalı bir şair ve filozoftu. Harvard'da okuduktan ve birkaç yıl öğretmenlik yaptıktan sonra Boston'daki Üniteryen bir cemaatte rahip oldu. Karısı bir yıllık evlilikten sonra 1831'de öldü. ve ertesi yıl, komünyon kutsallığı konusundaki anlaşmazlık nedeniyle rahiplik mesleğinden vazgeçti. Bu iki kriz, onun hayata dair felsefi görüşlerinin temellerinin atılmasına yardımcı oldu (Myerson, 2000). Püriten mirası, Platon, Yeni-Platonizm, Doğu dinleri ve Swedenborg, Emerson'un ilk ve eksiksiz ifadesini 1836'da Nature adlı kitabında bulan Aşkıncılık üzerinde etkili oldu. Tanrı'nın ve yaratığın nerede "quotone" olduğunu görün. Aşkıncı hareketin derinliklerine inmeden önce, her şeyin nerede başladığını açıklayacağım.

Romantizm Almanya'da başladı ve hızla yayılan hızlı bir gelişme gösterdi. İlk olarak İngiltere ve Fransa'ya yayıldı ve 1820'de Amerika'ya ulaştı. Bu dönemde yazarlar ilham kaynağı olarak sanata odaklandılar. Romantikler, bilim yerine doğa ve sanatın evrensel gerçeği en iyi şekilde ifade edebileceğine inanıyorlardı (Unknown, 2008). Ralph Waldo Emerson gibi romantik yazarların çoğu, kalpsiz bir deneme, hikaye veya şiirin iyi bir şiir veya edebiyat parçası olmadığını söyledi. Edebiyatın kuralları değil kalbi olması gerektiğine inanıyorlardı (Woodlief, 2001). Bu, Amerikan edebiyatında ve yazarların görünümünde çok şey değiştirdi.

Romantik dönemde gelişen başlıca edebi akımlar. Biri, İngiliz ve Alman romantizminin teşvik ettiği ve dünyanın ve Tanrı'nın birliğine olan temel inanca dayanan Transandantalizm hareketiydi (Unknown, 2008). Her şey Amerikan demokrasisinin fikirlerinde kök salmış dini bir kavram olarak başladı. Aşkıncılar, Üniteryen Kilisesi'nin fazla muhafazakar hale geldiğini kastettikleri için yeni bir dini felsefeyi benimsediler. sözleriyle

Setvin ayrıca Emerson'un insanların içinde yaşadıkları ilkeleri ve kendilerini bir kişi olarak nasıl gördüklerini belirlemesi anlamına geldiğini açıklıyor. İnsanlar dünyayı kendi gözleriyle görürler ve hepsi çevremizdeki hayatı farklı yorumlarlar. Bu edebi eser yüz yıldan fazla bir süre önce yazılmış olmasına rağmen, insanların dünyayı ve toplumu bir bütün olarak görme biçimleri üzerinde potansiyel olarak dramatik bir etkisi olabilecek önemi görebiliriz. Emerson, bu bireysellik fikirlerini, okuyucuların kendileri için düşünmelerini sağlayan çalışmalarına dahil etti (Setvin).

Kişi doğayı inceleyerek ilahi olanla, "Ruh-ötesi"yle veya her şeyde, hatta insanlarda bulunan ruhla temasa geçebilir. Buna dayanarak, kişi tefekkür yoluyla ilahi olanı da kavrayabilir. yaratığın her bir parçası bir mikro evrendi, bütünün bir yansımasıydı. İnsan kendi içinde evrensel ahlak yasasını bulabilirdi (Bickman). Birçok yazar, farklı kültürleri ve inançları hakkında şiirler ve denemeler yazdı.

Bu alıntıda Emerson, hepimizin entelektüel bağımsızlık ve uyumsuzluk yaymamız gerektiği fikrini detaylandırıyor (Setvin). Ralph W. Emerson, kendisini Amerikan Aşkıncılık hareketinin gerçekten merkezi yapan kitap olan ünlü kitabı Nature'ı 1836'da yayınladı.

Aşkıncıların çoğu, özellikle kölelik karşıtı ve kadın hakları olmak üzere sosyal reform hareketlerine dahil oldu. Birçok insan neden bu özel sorunlara karıştığını sormaya devam ediyor. Aşkıncılar, tüm insanların ilahi ilhama erişebildiklerine ve özgürlük, bilgi ve gerçeği aradıklarına ve sevdiklerine inanıyorlardı. Böylece, eğitim alma, kendi kendini yönetme yeteneğinde büyük farklılıkları besleyen toplum kurumları, reform edilmesi gereken kurumlardı. Kadınlar ve Afrika kökenli köleler, diğer tüm insanlar gibi, eğitim alma, insani potansiyellerini gerçekleştirme, tamamen insan olma becerisine sahip olmayı hak eden insanlardı (Lewis, 2001). Emerson, köleliğin ruhsal gelişimini ezdiği için köleliği doğası gereği yanlış gördü. Köleliği, diğer aşkıncılarla birlikte çeşitli şekillerde protesto etti. Son olarak, aşkıncılar doğanın manevi değerine büyük önem verdiler (Encyclopedia, 2008).

Aşkıncılık, 19. yüzyılın başlarındaki New England entelektüellerinin Üniteryen kilisenin Lockeçu "duygusalcılığına" bir alternatif olarak benimsediği Alman İdealizminin aşkın felsefesine demir atmıştı. Dinlerini ve felsefelerini aşkın ilkelere dayandırmak istediler. Bununla, duyusal deneyime dayalı olmayan ya da duyusal deneyim tarafından yanlışlanamayan, ancak insanın içsel, ruhsal ya da zihinsel özünden türetilen ilkeleri kullanacaklarını kastetmişlerdir. Immanuel Kant, "nesnelerle değil, nesneleri bilme tarzımızla ilgilenen tüm aşkın bilgi" olduğunu belirtti. Â Victor Cousin, Â Germaine de Staël. Aşkıncılar için bilinmeyen felsefenin aksine, İngiliz Romantiklerine çok aşinaydılar. Transandantal hareket İngiliz Romantiklerinden biraz daha sonraydı, ancak ona Romantizmin bir Amerikan uzantısı olarak bakabiliriz.

Ünlü transandantalistlerin çoğu, Ralph Waldo Emerson, Henry David Thoreau, Margaret Fuller, bir zamanlar öğretmendi. Amerikan eğitim sisteminin sorunları hakkında öğretim yoluyla birçok uygulamalı bilgi aldılar. Emerson, eğitim sistemini iyileştirmeye çalışan aşkıncılardan biriydi. Emerson, üniversite öğrencileri için daha fazla akademik özgürlük görmek isterdi. Onun görüşü, öğrencilerin özgürce konu seçimine sahip olmaları, daha az profesyonel kontrole sahip olmaları (not yok) ve profesörlerin öğrencilerine ilham vermeye çalışmamaları gerektiğiydi. Emerson, bir öğretmen için en önemli görevin "öğrencide kendi vizyonunu bulma arzusunu uyandırmak" olduğunu kastetmişti (Grocholski). Ayrıca Emerson'ın önemli bulduğu bir şey daha vardı, o da öğrencinin algısını kullanmaktı. Emerson'ın dediği gibi, bu özel şey önemliydi, "dünya insanın eğitimi için vardır." Emerson'ın gözünde bunu yüzeye çıkarmak bir öğretmenin rolüydü.

Amerikan aşkıncılık hareketi dini, felsefi ve edebi bir hareketti. Hareket, Amerikan demokrasisinin fikirlerine dayanan dini bir kavram olarak başladı. Transandantalist hareketin Amerikan edebiyat geleneği gelişmeye başlarken ortaya çıkması tesadüf değildi. Amerikan demokrasisi temasına ek olarak, aşkın edebiyat, doğanın ilahi ve insan ruhunun doğası gereği bilge olduğu fikrini de destekledi. Aşkıncı, harekete birçok düşünce ve felsefe getirdi. Kölelik ve İç Savaş, kadın hakları, büyüyen sanayileşme ve sınıf bölünmesi, transandantalist hareketi etkileyen ve oynaması gereken olaylardı (Napierkowski, 2006).

Kaldırma İsteği

Bu makalenin gerçek yazarı sizseniz ve makalenin artık web sitemizde yayınlanmasını istemiyorsanız, lütfen bize kaldırma talebi göndermek için aşağıdaki bağlantıya tıklayın:


Transandantalizm Nedir?

Her şey maneviyatla ilgili. Transandantalizm, 19. yüzyılın ortalarında başlayan ve kurucu üyeleri arasında Ralph Waldo Emerson ve Henry David Thoreau'nun da bulunduğu bir felsefedir. Maneviyata akıl ve rasyonalizm yoluyla ulaşılamayacağı, bunun yerine kendini yansıtma ve sezgi yoluyla ulaşılabileceği inancına odaklanır. Başka bir deyişle, aşkıncılar, maneviyatın açıklayabileceğiniz bir şey olmadığına, hissettiğiniz bir şey olduğuna inanırlar. Bir aşkıncı, güzel bir yerde yürüyüşe çıkmanın dini bir metin okumaktan çok daha manevi bir deneyim olacağını iddia ederdi.

Aşkıncılık hareketi, Unitarianizme ve Akıl Çağı'na bir tepkinin sonucu olarak ortaya çıktı. Her ikisi de bilginin ana kaynağı olarak akla odaklandı, ancak aşkıncılar bu görüşü reddetti. Transandantalist inançlardan bazıları şunlardır:

  • İnsanlar doğuştan iyidir
  • Toplum ve örgütlü din ve siyaset gibi kurumları yozlaşıyor. İnsanlar onların bir parçası olmak yerine bağımsız ve kendine güvenen olmaya çalışmalıdır.
  • Maneviyat benlikten gelmelidir, organize dinden değil
  • İçgörü ve deneyim mantıktan daha önemlidir
  • Doğa güzeldir, derinden takdir edilmelidir ve insanlar tarafından değiştirilmemelidir.

Başlıca Aşkıncı Değerler

Aşkıncı hareket birçok inancı kapsıyordu, ancak bunların hepsi, bireysellik, idealizm ve doğanın kutsallığı şeklindeki üç ana değerine uyar.

Bireycilik

Belki de en önemli aşkınsal değer, bireyin önemi. Bireyi saf gördüler ve toplumun ve onun kurumlarının bu saflığı bozduğuna inandılar. Aşkıncılar, kişinin kendisi için düşünme kavramına çok değer verirdi ve insanların bağımsız olduklarında ve kendileri için düşünebildikleri zaman en iyi olduklarına inanırlardı. Ancak o zaman bireyler bir araya gelip ideal topluluklar oluşturabilirdi.

Idealizm

İdealizme odaklanma, biraz daha eski bir hareket olan Romantizmden gelir. Zamanında birçok eğitimli insanın yaptığı gibi mantığa ve öğrenilmiş bilgiye değer vermek yerine, aşkıncılar hayal gücüne, sezgiye ve yaratıcılığa büyük önem verdiler. Akıl Çağı'nın değerlerini kontrol edici ve sınırlayıcı olarak gördüler ve daha “ideal” ve keyifli bir yaşam biçimini geri getirmek istediler.

Doğanın Kutsallığı

Aşkıncılar organize dine inanmadılar, ancak çok maneviydiler. Dini şahsiyetlerin tanrısallığına inanmak yerine, doğayı kutsal ve ilahi olarak gördüler. Tıpkı dini liderlerin Tanrı ile yakın bir ilişkiye sahip olmanın önemi hakkında vaaz vermeleriyle aynı şekilde, insanlar için doğa ile yakın bir ilişkiye sahip olmanın çok önemli olduğuna inanıyorlardı. Aşkıncılar, doğayı, insanların onu değiştirmeye veya iyileştirmeye çalışmaması gerektiği kadar mükemmel gördüler.


Aşkıncılık Nedir ve Amerika'yı Nasıl Değiştirdi?

Bugün pek çok Amerikalı ırksal adalet, kadın hakları ve çevrenin korunması gibi konularda güçlü duygular hissediyor ve birçoğu daha iyi ve daha adil bir dünyaya doğru ilerleme sağlamak için şiddet içermeyen sivil itaatsizliğin gücüne inanıyor. Ve hepsi bunu fark etmese de, birçok yönden Ralph Waldo Emerson, Henry David Thoreau ve Margaret Fuller gibi 19. yüzyıl ortalarında aşkıncılık olarak bilinen bir felsefeyi benimseyen bir grup New England entelektüelinin peşine düşüyorlar.

Transandantalizm Nedir?

1830'ların ortalarında ortaya çıkan aşkıncı hareketin özünde basit bir fikir vardı. Onun taraftarları, her insanın İlahi gerçeğin ışığına sahip olduğunu ve onu bulmak için kendi içlerine bakması gerektiğini, onların düşünmelerini istediği güçlere uymaktansa kendi içlerine bakması gerektiğini savundular. Ancak bu manevi özgüven fikrinden, doğaya saygıdan Amerika'daki herkesin özgürlük ve eşitliğe hakkı olduğu görüşüne kadar birçok başka fikir filizlendi. Bu, aşkıncıların Amerika'da köleliği ortadan kaldırmaya ve kadınların oy hakkını elde etmeye çalışan diğer aktivist hareketlerin önemli bir parçası olmalarına yol açtı.

Ve kısmen Atlantik'in diğer yakasındaki düşünürlerden ilham almış olsa da, Laura Dassow Walls bir e-postada "Transandantalizm ilk belirgin Amerikan felsefesi oldu, çünkü hepsi yalnızca burada ABD'de birleşen birkaç farklı akımı birleştirdi" diye açıklıyor. . Kendisi, Notre Dame Üniversitesi'nde William P. ve Hazel B. White İngilizce Profesörü ve beğenilen 2017 biyografisi "Henry David Thoreau: A Life"ın yazarıdır.

"Dolayısıyla, temeldeki felsefe ilk olarak Avrupa'da ortaya çıkmış olsa da, Amerika'da insanın gerçekten bağlanabileceği ve yaşayabileceği bir felsefe olarak tutundu" diyor.

Herkes İçin Bireysellik ve Eşitlik

Walls'a göre, aşkıncılığın kilit etkilerinden biri, her insanın Tanrı'nın önünde durduğuna ve İncil'i kendisi için okuması gerektiğine inanan New England'lı Püritenlerin dini inancıydı. "Bu bize bireyciliğin temel kavramını verdi," diyor.

Bir diğer önemli bileşen, eşitliği bir Amerikan ideali olarak teşvik eden Amerikan Devrimi'ydi - yeni ülke bu statüyü kadınlar ve Siyahlar da dahil olmak üzere birçok insanına fiilen sağlayamasa bile. Walls, "Ebeveynleri Devrimle savaşarak büyümüş olan aşkıncılar, Devrimi sürdürme, yani siyasi devrimi bir entelektüel devrim olarak ateşleyerek sürdürme sırasının kendilerine geldiğine inanıyorlardı" diyor Walls.

Bu fikirler, 1880'lerin başlarında yükselen başka bir etkiyle karıştı - Avrupa Romantizmi, Aydınlanma'nın akıl ve düzen vurgusundan ziyade duygu ve duyguyu vurgulayan edebi ve sanatsal bir hareket.

"Tüm savaş yılları boyunca -Amerikan Devrimi, Napolyon Savaşları, 1812 Savaşı- Amerikalılar Avrupa'ya gitmeyi ve hatta Avrupa kitaplarına erişmeyi neredeyse imkansız buldular" diyor Walls. "Fakat 1815 Paris Barış Antlaşması'ndan sonra Avrupa'ya seyahat birdenbire yeniden açıldı. Bütün bir nesil hırslı Amerikalı genç, eğitimlerine Avrupa üniversitelerinde, özellikle de Almanya'da devam etmek için Avrupa'ya gitti. Beraberlerinde getirdikleri kitaplar, fikirler ve öğretiler -Kant, Goethe, Humboldt kardeşler, Coleridge, Wordsworth, Byron ve Shelley ve daha fazlası- Amerikan kolejlerini ve üniversitelerini Avrupa edebiyatı ve felsefesinin heyecan verici yeni dalgasıyla besledi." Bu, "popüler hayal gücüne hızla yayılan, yeni bir çağın doğduğuna, bireyin içsel bir anlam arayışıyla gerçeği kendisi için sezebileceği bir çağa dair yaygın bir güven uyandıran bir kota dalgasıydı."

Bu fikirlerle ilgilenen küçük bir grup, 1830'ların ortalarında, önce bir otelde, ardından George Ripley adlı bir bakanın Boston'daki evinde bir araya gelerek Transandantal Kulüp olarak bilinen şeyi oluşturmaya başladı. Grup sonunda Fuller tarafından düzenlenen The Dial adlı bir dergi yayınladı.

Daha sonra, bazı transandantalistler fikirlerine dayanarak Boston'da kısa ömürlü bir ütopik topluluk bile yarattılar - sakinleri tarım işini paylaşan ve bir okul işleten Brook Farm.

Aşkıncılar asi bir kesim iken, fikirlerinin çoğu sonunda Amerikan ana akımının kabul edilen bir parçası haline geldi. "Emerson'un dediği gibi, 'Özgüvende tüm erdemler anlaşılır'' diye açıklıyor Walls. "Bu kendine güven kavramı, Emerson tarafından ortaya atılan bir başka terim olan Amerikan özgüveninin temeli oldu."

Henry David Thoreau ve Aşkın Yaşam

Eski bir öğretmen olan, şair ve filozof olan Thoreau, bu fikirleri benimsemiş ve onları yaşamaya çalışmıştır. Anayasal Haklar Vakfı'nın bu makalesinin ayrıntılarına göre, 1845'te Walden Pond'da Emerson'a ait bir mülk üzerine bir kulübe inşa etti ve birkaç yılını arazide yaşayarak, meditasyon yaparak ve doğayı düşünerek geçirdi. Thoreau, ABD'deki yasal köleliği ve ABD'nin 1846'da Meksika'ya karşı savaşını protesto etmek için vergilerini ödemeyi bıraktı. Bu, yerel polis memuru tarafından vergi kusurluluğu nedeniyle tutuklanmasına yol açtı. Bir hayırsever borcunu ödemeden önce bir geceyi hapiste geçirdi. Bu deneyim, Thoreau'nun, insanların adaletsiz olarak gördükleri politikaları desteklemek yerine hükümete karşı gelmeleri gerektiğini savunduğu etkili makalesi "Sivil İtaatsizlik"i yayınlamasına yol açtı.

Thoreau, "Hangi hükümetin saygısını kazanacağını herkesin bilmesine izin verin ve bu, onu elde etmek için bir adım olacaktır" diye yazdı.

"Thoreau bize klasik örnekleri verdi - önce benzersiz bireyselci toplumsal protesto biçimiyle, sivil itaatsizlikle, sonra Walden Göleti'nde yalnız yaşayarak ütopik hakikat arayışını sürdürürken - tek başına 'evrenle özgün bir ilişkiden zevk almak' için yola çıktı. Emerson'ın dediği gibi," diyor Walls. "Bu 'orijinal ilişkinin' insanlık tarihinin evrenini -dünya edebiyatını, dünya dinlerini, modern bilimi, ta eski Yunanlılara kadar uzanan felsefeyi, her şeyden önce Platon'u- kapsadığını hatırlamak güzel, ama aynı zamanda ünlü olarak, dünyanın evrenini de kapsadığını hatırlamak güzel. Aşkıncıların ilahi aklın cisimleşmesi olarak gördükleri dış dünya veya doğa, dolayısıyla evrensel anlamın anahtarıdır.''

Walls'a göre, aşkıncılar "gerçeği, kişinin bulabileceği, tek ve durağan bir şey olarak değil, yaşanan, dinamik ve sürekli gelişen ve değişen bir şey olarak yorumladılar."

Gerçeğin bu bitmeyen arayışı, hareketin üyelerinin büyük davalarda aktivist olmalarına da yol açtı. Her insanın Tanrı'yı ​​içinde taşıdığına dair aşkıncı inanç, siyasetin, ekonominin, örgütlü dinin ve insanları hiyerarşik sıralara ayırma eğilimleriyle okulların elden geçirilmesi veya en azından reforme edilmesi gerektiği anlamına geliyordu.

Walls, "Amerikan eğitim sistemi onların ilk hedefiydi - eğitim, her yaştan, erkek ve kadın ve tüm etnik kökenlerden, ırklardan ve inançlardan herkese ücretsiz olmalıdır" diyor. "Aşkıncıların çoğu öğretmendi ve birkaçı - Bronson Alcott, Elizabeth Peabody [ve] Thoreau - kadınlar ve Afrikalı Amerikalılar da dahil olmak üzere herkes için okuryazarlığı ve eğitimi kucaklayan yenilikçi, ilerici okullar kurdular." Onların fikirleri bugün eğitimi hâlâ etkiliyor.

Aşkıncılık, Feminizm ve Abolisyonist Hareket

Transandantalistler ayrıca köleliğe karşı mücadeleyi de üstlendiler - özellikle 1830'lardan başlayarak yerel düzeyde kölelik karşıtı topluluklar kurarak ve yerel, bölgesel ve ulusal her düzeyde kölelik karşıtı aktivizm örgütleyerek davayı üstlenen kadınlar tarafından alıntılandı. ,"Duvarlar açıklıyor. Emerson ve Thoreau köleliğe karşı konuşmalar yaptılar. Başka bir aşkıncı bakan Theodore Parker, yalnızca kölelik karşıtı vaazlar vermekle kalmadı, aynı zamanda Boston'daki özgür Siyahları güneyli köle avcılarından korumak için bir uyanıklık komitesi kurdu. Walls, "Thoreau, Yeraltı Demiryolunda cüretkar bir şekilde şeflik yaptı ve John Brown'u desteklemek için kuzey hareketine ilham vermeye devam etti" diyor.

Hareketin üyeleri de kadınlar için eşitliğin erken savunucularıydı. Margaret Fuller'ın 1845 tarihli "Ondokuzuncu Yüzyılda Kadın" adlı kitabı, o zamanlar için cüretkar bir beyanat içeriyordu: "Kadının ihtiyaç duyduğu şey, hareket etmek veya yönetmek için bir kadın olarak değil, büyümek için bir doğa olarak, ayırt etmek için bir akıl olarak, yaşamak için bir ruh olarak. ortak evimizden ayrıldığımızda ona verilen yetkileri özgürce ve engellenmeden ortaya çıkarmak için." Fuller'ın etkisi, birkaç yıl sonra, kadın hakları hareketinin başlangıcı olarak geniş çapta kabul edilen 1848 tarihli Seneca Falls Konvansiyonu'nda hissedildi.

Aşkıncı hareket eninde sonunda ön plana çıkmaya başladı, ancak fikirleri hiçbir zaman tam anlamıyla ortadan kalkmadı. Örneğin 1960'larda ve 1970'lerde, savaş karşıtı aktivistler ve hippiler, Thoreau'nun iktidar yapısına direnme konusundaki fikirlerinin kendileriyle alakalı olduğunu keşfettikçe, Thoreau'ya yönelik bir coşku yeniden canlandı. Walls, iklim aktivistlerinin yoksul insanlar ve azınlık toplulukları için çevre koruma ve sosyal adaletin ayrı meseleler olmadığını, aslında ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olduğunu iddia ettikleri günümüzde, Thoreau'nun başkalarının omuzlarından kurtulmamız gerektiğine dair inancından yararlandıklarını açıklıyor.

Walls, "Thoreau'nun fikirlerine ilgi bugün her zamankinden daha güçlü, kesinlikle kendi sınıflarımdaki öğrenciler onun mesajına her zamankinden daha acil bir şekilde tepki veriyorlar," diyor. "Thoreau'nun 'sessiz çaresizlik' hayatları yaşadığımız korkusuyla özdeşleşiyorlar ve birçoğu onun sunduğu çözümlere yoğun bir umutla yanıt veriyor. Bir nedenden dolayı, onun etik projesini kendi başınıza, kim olursanız olun veya nerede yaşıyor olursanız olun, kendi başınıza üstlenebileceğiniz bireysel bir umut biçimidir. Başka bir deyişle, bugün bile yaşamlarımız üzerinde en azından bir miktar kontrol uygulayabileceğimiz, daha yüksek bir etik standartla yaşamayı öğrenebileceğimiz ve böylece en azından kendi yaşamlarımızı daha iyi hale getirebileceğimize dair bir his sunuyor. hepsi daha iyi yaşar."

New England Tarih Kurumu'na göre, Thoreau'nun iki yıl yaşadığı Walden Pond, aynı zamanda Bostonlu girişimci Frederic "Ice King" Tudor'un buz topladığı, blokları kestiği ve uzak ülkelere gönderdiği yerdi. Thoreau 1854'te "Öyle görünüyor ki Charleston ve New Orleans'ın ya da Madras ve Bombay ve Kalküta'nın bunaltıcı sakinleri benim kuyumda içiyorlar," diye yazmıştı.


Genel Bakış ve Geçmişler

Transandantalist yazıların açıklamalı bir antolojisi olan Miller 1950, yayınlanmasından sonraki yarım yüzyıl boyunca, hareketin en iyi tarihi olarak da hizmet etti. Miller'ın genişletilmiş tanıtımları, hareketin yükselişini çevreleyen tartışmaları açıkladı ve daha az bilinen figürlerinin çoğuna vurgu yaptı. Miller 1950'nin yararlılığı devam ediyor, ancak yakın zamanda tamamlanmış iki aşkın tarihçesi, Gura 2007 ve Packer 2007, artık yetkili tarihlerdir. Myerson 1977, gevşek bir şekilde organize edilmiş grubun üyelerinin fikir ve plan alışverişinde bulunduğu Transandantal Kulüp toplantılarının izini sürüyor. Capper ve Wright 1999, hareketteki temalar ve yazarlar hakkında tarihsel temelli perspektifler sunar. Taylor 2010, Amerikan entelektüelizminin New England anlayışlarının bir açıklamasına anahtar aşkıncıları yerleştirir. Cameron 1973, Kenneth Walter Cameron'ın kapsamlı bilimsel çalışmalarını temsil eder ve az bilinen 19. yüzyıl materyallerini kullanılabilir hale getirmek için özellikle değerli olmuştur.

Cameron, Kenneth Walter. Ralph Waldo Emerson'ın Okuması. New York: Haskell, 1973.

İlk olarak 1941'de yayınlandı (Raleigh, NC: Thistle Press). Cameron'ın Ralph Waldo Emerson'ın okumalarına ilişkin öncü çalışması burada, onun aşkıncılık üzerine hacimli çalışmalarının temsili bir seçkisi olarak listelenmiştir; bunların çoğu, kendi damgası olan Transandantal Kitaplar altında yayınlanmıştır. Cameron, özellikle Emerson ve Thoreau'nun çalışmaları için kaynakları kurtarma ve yeniden basma konusunda yetenekliydi. Daha fazla bilgi için WorldCat'teki Cameron listesine bakın.

Capper, Charles ve Conrad E. Wright, ed. Geçici ve Kalıcı: Aşkıncı Hareket ve Bağlamları. Boston: Massachusetts Tarih Kurumu ve Northeastern University Press, 1999.

1997 yılında Massachusetts Tarih Kurumu'ndaki bir konferanstan alınan bu yirmi makale, aşkıncılık üzerine bilimsel makalelerin mevcut en iyi derlemesini oluşturmaktadır. Charles Capper'ın giriş yazısı (s. 3-45) aşkıncılık tarihyazımı hakkında bilgilendirici bir araştırmadır ve Lawrence Buell'in sonuç yazısı (s. 605-619), Amerikan edebiyat tarihinde aşkıncılığın yerini gösterir.

Gura, Philip F. Amerikan Aşkıncılığı: Bir Tarih. New York: Hill ve Wang, 2007.

En önemlisi bir toplumsal hareket olarak aşkınlığın tarihi, Amerikan toplumunu daha eksiksiz bir şekilde demokratikleştirmeye yönelik bir dizi girişimden biridir. Gura, aşkın düşüncede kendini gerçekleştirme ve sosyal değişim arasındaki doğal gerilimi vurgular.

Hutchison, William R. Aşkıncı Bakanlar: New England Rönesansında Kilise Reformu. New Haven, CT: Yale University Press, 2005.

İlk olarak 1959'da yayınlandı. Hutchison, Theodore Parker, George Ripley ve diğerlerinin bakanlık rollerine dikkat çekerek ve onların New England Üniteryen kiliselerini uyandırma ve reforme etme çabalarını anlatarak aşkıncılığın teolojik ve dini arka planına odaklanır.

Miller, Perry. Aşkıncılar: Bir Antoloji. Cambridge, MA: Harvard University Press, 1950.

Miller’s anthology of transcendentalist writing is now useful principally for the penetrating introductions to the texts, which provide an excellent historical framework for the controversies surrounding the movement.

Myerson, Joel. “A History of the Transcendental Club.” ESQ: A Journal of the American Renaissance 23.1 (1977): 27–35.

Charts the meetings of the Transcendental Club between 1836 and 1840 to discuss theology, literature, and politics. Myerson provides the names of attendees, meeting places, and subject matter when available, and he sets the meetings in the context of the controversy over the rise of transcendentalism.

Packer, Barbara L. The Transcendentalists. Athens, GA: University of Georgia Press, 2007.

Packer traces transcendentalism from its “Unitarian Beginnings” through its literary and reform phases to its conclusion in “The Antislavery Years.” She is particularly insightful on the transcendentalists’ philosophical critique of the epistemology of John Locke and on the influence of British Romanticism, especially the work of Thomas Carlyle, in shaping the movement.

Taylor, Andrew. Thinking America: New England Intellectuals and the Varieties of American Identity. Lebanon: University of New Hampshire Press, 2010.

Taylor considers Emerson, Thoreau, and Fuller as key figures in a New England intellectual tradition that aspired to define the relationship between the individual thinker and American society. Their thought is compared with the later philosophers William James and George Santayana.

Users without a subscription are not able to see the full content on this page. Please subscribe or login.


Bir Kopya Al


The Second Great Awakening

At the turn of the nineteenth century, America was still a devotedly church-going nation. Most Americans felt a traditional religious faith to be the foundation of moral character, and many worried that over time the religious imperative would wane into token gestures and empty social structures. These concerns increased with news of the cruelties and excesses of the French Revolution done in the name of reason.

In 1795, Timothy Dwight became president of Yale College, described as a “hotbed of infidelity.” Determined to counter the secular trend in American thinking, Dwight sponsored a series of religious revivals that fired the collective soul of the Yale student body and spread across New England, igniting a religious movement called the Second Great Awakening. The sermons preached from the pulpits of this great revival did not attempt like the old-time Puritans to pressure a captive congregation with dire predictions of a vengeful God’s omniscient power and arbitrary judgments. Rather, they spoke of a benevolent Father whose most passionate desire was the salvation of every one of His children down to the most lost sinner.

At a religious assembly, a person could be saved by faith alone during a conversion experience. Unusual behaviors such as “speaking in tongues” or convulsive fits of religious ecstasy sometimes accompanied these experiences. The only absolute requisite to salvation, however, was an acceptance of Christ’s sacrifice as atonement for one’s sins. All people were free to accept this gift or not. But the fires of everlasting hell, described in lush and vivid imagery, awaited those who turned their backs.

The Second Great Awakening soon spread to the frontier. Beginning in the South and moving northward along the frontier to the Old Northwest, a new institution, the camp meeting, ignited a spiritual fervor that converted thousands and altered the religious landscape of America forever. Many traditional churches were swept away in this new awakening. Others reformed to counter the firestorm of the evangelical preacher.

Camp meetings were generally held in the fall after harvest but before the rigors of winter. For the participants who often traveled considerable distances, religious revivals probably combined the attractions of a retreat, a camp-out, and a much-earned vacation. As many as 25,000 people gathered at revival meetings to hear the gospel preached by charismatic orators who “rode the circuit” from camp to camp.

Besides the spiritual message, revival meetings offered entertainment in an age when other diversions for the average person were either of the homegrown variety or of a quiet, literary nature. A free-wheeling, fire-and-brimstone revival provided an acceptable emotional and social outlet for people of the frontier who were mostly engaged in farming and other rural, labor-intensive agricultural pursuits. Of particular importance, women could attend and participate in religious revivals at a time when many social outlets available to men, such as taverns and fraternal organizations, were neither considered appropriate nor allowed for women. This offered revival preachers a natural female constituency that contributed immeasurably to their success.

In the south, black slaves and freed men and women could also attend segregated, companion revivals. The emotional, spiritual, and social opportunity of such a gathering can scarcely be appreciated in the modern age for its intensity. These meetings gave rise to a rich and remarkable tradition of black preachers who provided not merely social and spiritual but political cohesion to much-beleaguered black communities in the difficult times to come.

Western New York hosted so many revival meetings patronized by the hellfire-and-brimstone variety of preacher that it came to be known as the “burned-over district.” With the completion of the Erie Canal in 1825, commerce and industry boomed, particularly around Utica in Oneida County. This attracted great numbers of people seeking a fresh start in life. Such seekers were prime subjects for conversion by revivalists because of the social nature of a revival. At a camp meeting, a person joined hundreds, perhaps thousands, of others on an essentially egalitarian basis. Though many were drawn to the meetings for the social aspect, they were easily caught up in the event and followed through with conversion.

The women of Utica were particularly concerned with the spiritual health of their community, and since women did not generally work outside the home they had the time to organize community activities. The Oneida County Female Missionary Society raised sufficient money to support the revival movement in the area for a number of years. The role of women in the Second Great Awakening can scarcely be over-emphasized. Women were converted in equal numbers with men, but once converted tended to be even more solid adherents to their church than their male counterparts. Viewed as the moral center of the family, a woman was responsible for her husband’s and children’s spiritual well being. Women took this responsibility seriously and sought to fulfill it through church participation and, later in the century, through organizing charitable and benevolent associations aimed at social reform.

Evangelists were aware that their power to make converts rested substantially in their influence with women. The new gospels emphasized the importance of the role of women in bringing their families to Christian life. They placed an equal value on the spiritual worth of men and women, in contrast to earlier religions that tended to minimize women’s importance in the spiritual as well as secular spheres. This gender egalitarianism in religious matters marked a break with the past and offered women the opportunity to acquire standing in the community without treading on the secular prerogatives of their husbands. Once this door was opened to them, women continued to play a crucial role in religious life and went on to become pioneers and crusaders in nineteenth century social reform.

Many prominent preachers frequented the pulpits of the burned-over-district. Among them, William Miller gained a following of around 100,000 with a Biblical interpretation of the Second Coming of Christ on October 22, 1844. Failure of the prophecy to materialize did not wholly quench the Millerite movement, which became known as Seventh Day Adventist.

Perhaps the greatest evangelist was the former lawyer Charles Grandison Finney, who conducted an intense, sustained revival in the burned-over-district from 1826 to 1831. Beginning in Utica, he made his way in stages to Rochester and New York City. Church membership grew by tens of thousands wherever he held revivals. A spellbinding orator, Finney preached a theology in pointed contrast to Puritan Calvinism. Salvation could be had by anyone through faith and good works, which he felt flowed from one another. People were the captains of their own fate, and since Judgment Day could come at any time, his hearers should take immediate action to ensure the redemption of themselves and their loved ones.

Finney was a master of showmanship and participatory psychology. His revival agenda included hymn singing and solicitation of personal testimonials from the congregation. He placed an “anxious bench” in the front of the assembly for those teetering on the brink of commitment to Christ. The moment of holy redemption for a bench-sitter became a dramatic event. Finney encouraged women to pray aloud and denounced alcohol and slavery from the pulpit. He felt that mass, public conversions were more effective than the old-style, solitary communion because they emphasized the fraternal nature of church membership. Finney later became president of Oberlin College in Ohio, the first U.S. college to admit women and blacks and a hotbed of abolitionism and evangelical zeal.

The crusading spirit of religious evangelism carried over into secular life and expressed itself in a number of reform movements. Temperance, suffrage, prison reform, and abolition all received an infusion of energy from evangelical vigor. In addition, the traveling preacher expanded the horizons of imagination beyond the local sphere and even beyond the borders of the nation. Supporting a mission in a foreign country or among Native Americans in the West became a binding cause for many churches. Reports from missionaries in such exotic places as Africa, India, or Hawaii were awaited with breathless expectation. As an enticement to listen to their religious message, missionaries often provided medical, technical, and educational benefits to the people in the locale of their mission. In these ways, the Second Great Awakening contributed to changing not just the nation, but the world.

Revivalism did not affect the wealthier, better-educated parts of society that gravitated to Episcopal, Presbyterian, Congregationalist, and Unitarian churches as much as it did rural and frontier communities that tended to be Baptist or Methodist. The Baptist faith proved ideal for conditions on the frontier. Baptists believed in a literal reading of the Bible that required no authoritarian interpretation. They also subscribed to the concept of the possibility of any person obtaining salvation through his or her own free will. Above all, however, they believed that a church was its own highest authority and thus avoided the difficulties and delays of petitions to and approvals from a distant hierarchical organization.

A group of Baptists could form their own church on the spot and choose a preacher from among themselves. The Baptists were egalitarian in their creed, believing that all people were equal before God regardless of their economic, social, or educational standing. The simplest farmer in Kentucky was on par in native dignity with every other person in the Republic. These beliefs and the Baptists’ uncomplicated organization were highly appealing to small communities of self-sufficient, independent-minded people.

The Methodists, however, were most successful at reaping the benefits of religious revivalism of the early 1800s by establishing a system of itinerant preachers on horseback, or circuit riders. Francis Asbury began the practice when the frontier was scarcely west of the Appalachian Mountains. Hardy and fearless, Asbury rode the rugged backwoods trails and preached thousands of sermons to farmers, pioneers, and backwoodsmen and their families.

Peter Cartwright, the most famous of the Methodist frontier preachers, delivered his highly charged sermons for 50 years in the frontier region bordering the Ohio River. Uneducated himself, he along with other Methodist evangelists considered education a hindrance to converting souls since conversion is not a matter of the mind but of the spirit. Energy, sincerity, and a powerful message of faith and redemption were the necessary requisites for a Methodist circuit rider. Their approach seems justified since by 1850 the Methodist Church had more members than any other Protestant sect in the country.

Churches came to reflect deep divisions that paralleled sectional interests in the country far beyond issues of religious doctrine or socio-economic stratification. By 1845, both the Baptist and Methodist Churches split over slavery. Presbyterians suffered a similar schism in 1857. The Northern churches of these denominations believed in abolishing slavery while Southern congregations felt their economic well-being was bound to a slaveholding system. The conflict over human bondage thus broke first in the communities of religion, which served as heralds to the South’s secession from the Union and, ultimately, to the American Civil War.


THE SECOND GREAT AWAKENING

The reform efforts of the antebellum era sprang from the Protestant revival fervor that found expression in what historians refer to as the Second Great Awakening . (The First Great Awakening of evangelical Protestantism had taken place in the 1730s and 1740s.) The Second Great Awakening emphasized an emotional religious style in which sinners grappled with their unworthy nature before concluding that they were born again, that is, turning away from their sinful past and devoting themselves to living a righteous, Christ-centered life. This emphasis on personal salvation, with its rejection of predestination (the Calvinist concept that God selected only a chosen few for salvation), was the religious embodiment of the Jacksonian celebration of the individual. Itinerant ministers preached the message of the awakening to hundreds of listeners at outdoors revival meetings ([link]).


The burst of religious enthusiasm that began in Kentucky and Tennessee in the 1790s and early 1800s among Baptists, Methodists, and Presbyterians owed much to the uniqueness of the early decades of the republic. These years saw swift population growth, broad western expansion, and the rise of participatory democracy. These political and social changes made many people anxious, and the more egalitarian, emotional, and individualistic religious practices of the Second Great Awakening provided relief and comfort for Americans experiencing rapid change. The awakening soon spread to the East, where it had a profound impact on Congregationalists and Presbyterians. The thousands swept up in the movement believed in the possibility of creating a much better world. Many adopted millennialism , the fervent belief that the Kingdom of God would be established on earth and that God would reign on earth for a thousand years, characterized by harmony and Christian morality. Those drawn to the message of the Second Great Awakening yearned for stability, decency, and goodness in the new and turbulent American republic.

The Second Great Awakening also brought significant changes to American culture. Church membership doubled in the years between 1800 and 1835. Several new groups formed to promote and strengthen the message of religious revival. The American Bible Society, founded in 1816, distributed Bibles in an effort to ensure that every family had access to the sacred text, while the American Sunday School Union, established in 1824, focused on the religious education of children and published religious materials specifically for young readers. In 1825, the American Tract Society formed with the goal of disseminating the Protestant revival message in a flurry of publications.

Missionaries and circuit riders (ministers without a fixed congregation) brought the message of the awakening across the United States, including into the lives of slaves. The revival spurred many slaveholders to begin encouraging their slaves to become Christians. Previously, many slaveholders feared allowing their slaves to convert, due to a belief that Christians could not be enslaved and because of the fear that slaves might use Christian principles to oppose their enslavement. However, by the 1800s, Americans established a legal foundation for the enslavement of Christians. Also, by this time, slaveholders had come to believe that if slaves learned the “right” (that is, white) form of Christianity, then slaves would be more obedient and hardworking. Allowing slaves access to Christianity also served to ease the consciences of Christian slaveholders, who argued that slavery was divinely ordained, yet it was a faith that also required slaveholders to bring slaves to the “truth.” Also important to this era was the creation of African American forms of worship as well as African American churches such as the African Methodist Episcopal Church, the first independent black Protestant church in the United States. Formed in the 1790s by Richard Allen, the African Methodist Episcopal Church advanced the African American effort to express their faith apart from white Methodists ([link]).


In the Northeast, Presbyterian minister Charles Grandison Finney rose to prominence as one of the most important evangelicals in the movement ([link]). Born in 1792 in western New York, Finney studied to be a lawyer until 1821, when he experienced a religious conversion and thereafter devoted himself to revivals. He led revival meetings in New York and Pennsylvania, but his greatest success occurred after he accepted a ministry in Rochester, New York, in 1830. At the time, Rochester was a boomtown because the Erie Canal had brought a lively shipping business.

The new middle class—an outgrowth of the Industrial Revolution—embraced Finney’s message. It fit perfectly with their understanding of themselves as people shaping their own destiny. Workers also latched onto the message that they too could control their salvation, spiritually and perhaps financially as well. Western New York gained a reputation as the “burned over district,” a reference to the intense flames of religious fervor that swept the area during the Second Great Awakening.


7. Contemporary Relevance

Theories that attempt to establish the inner nature of the world will always be interesting and instructive. They capture the imagination and, if we care to see, show us the limits of what we know. The transcendentalists never produced a complete theory. Producing one that placed their values at the core of reality would have required them to set aside their interest in action and their instinctive loyalty to facts. Instead, they theorized spontaneously in an attempt to shore up the practices that brought them closer to the good. The bits and pieces of theory they devised are of continuing relevance not because they capture corresponding portions of ultimate reality but because they show us the extent to which human beings are capable of loving all that is good in the world.

Although the transcendentalists did not succeed in grounding their practices in a fully developed theory of absolute reality, they did not need to succeed in this. Appreciating the marvelous creativity of consciousness, affirming moral action, and contemplating beauty are self-standing practices. One might explain them and the values they uphold equally well through a variety of theories, and many philosophers have developed complete systems that assign to beauty, morality, or consciousness the status of the real. The transcendentalists sought to secure their practices to theoretical foundations, but their practices are independent of all attempts to develop a satisfactory account of them. They do not need the support of theories as an airplane does not need wires to hold it in the air. Not only that, but the effort to ground practices in theories is fraught with frustration, since there are many plausible theories, and those that one dislikes must constantly be defended against. The life-long devotion of the transcendentalists to their practices, even as their theories changed and vexed them anew, suggests they sensed their practices would and perhaps should stand on their own.

It is hard to overstate the value of the practices that form the heart of transcendentalism. We tend to lose sight of the sheer improbability of awareness and the wonder of its products. The rightness of moral action does not always impress us, and we often fail to see beauty in ordinary objects and events. The focus on improvement instilled in many of us from childhood bogs us down in facts that demand accounting and predicting. We grow increasingly blind to the realm of imagination and possibilities. Consider what the world would be like if we practiced transcendentalism all the time. We would view consciousness as a wonder that is without equal in the universe. A single moral action either performed or witnessed would be cause for feeling good. Perhaps best of all, we would not miss even the smallest particle of beauty. A pattern, a color, a sparkle seen out of the corner of the eye would lift us above all dreary facts to the heights of contemplative joy. None of this would establish the good or the beautiful or even the true in the inner sanctum of reality, but it would enrich the reality that is our experience, and that is what the transcendentalists sought above all.


History of Brook Farm

George Ripley founded and created Brook Farm, but before the formation of the community, Ripley lived in the city of Boston. He remained in the ministry until 1840, and his home attracted Harvard Divinity Students. Many of these students, such as Theodore Parker and John Sullivan, were trying to find a middle ground between Norton's traditionalism and Emerson's decision to leave the church. Ripley objected that Norton would "separate the pastor of a church from the sympathies of his people, confine him to a sphere of thought remote from their usual interests, and give an abstract and scholastic character to his services in the pulpit." While still in Northhampton, Ripley sent a letter of resignation to his congregation. Thus, Ripley set out to find his own church to which he could be honest and faithful. Emerson praised Ripley's decision because he knew that Ripley's church would be more than a Sunday gathering place. Indeed, Emerson predicted that Ripley's church would be an experiment in Christian living. Just as Ripley's home had attracted men who doubted the Unitarian church, it also became a point of contact between transcendentalists and more radical social critics. These people helped channel Ripley's discontent into the idea of a community that would eventually be called Brook Farm Rose, 103-105).

Brook Farm began in April of 1841 with George Ripley as the founder, his wife, Sophia Ripley, and about fifteen other members. The farm was bought from Charles and Maria Ellis, according to the deed on October 11, 1841. Although it says nothing about it in the deed, another strip of property was also purchased, called the "Keith Lot," which consisted of twenty-two acres. On the same day, the trustees--Ripley, Hawthorne, Dana, and Allen--mortgaged the property to Daniel Wilder and Josiah Quincy to secure the payment of $6000 in three years and twenty-one days. They also made a second mortgage to George Russil, Henry Sturgis, and Francis Shaw at $1500 each, and to Lucy Cabot at $500.00. The tuition of one pupil per stock share was entitled to each subscriber. No stockholder had any claim on the profits of the farm besides the 5% interest.

Philosophy of Brook Farm

Ripley stated his general goals for Brook Farm in a letter to Emerson in 1840 and in the Original Constitution of Brook Farm. Ripley's goals were a systematic statement of what all the transcendentalists had been looking for: individual freedom and humane relationships. Specifically, however, the transcendentalists sought harmony, the merging of values, ideas, and spiritual matters with physical events, the union of mind and body, spirit and flesh. At Brook Farm, and in other communities, physical labor is perceived as a condition of mental well-being and health. They believed that manual labor was uplifting, and thus, every member, even the writers and poets, spent at least a few hours a day in physical effort. Another expression of the connection of flesh and spirit is manifested through the abundance of physical tasks performed at Brook Farm. The members of Brook Farm believed that they could create a utopian microcosm of society that would eventually serve as a model for and inaugurate the social macrocosm.

Plan of the West Roxbury Community. Article by Elizabeth Palmer Peabody, The Dial, January 1842.

Brook Farm. Article by Charles Lane, The Dial, January 1844.

Fourierism

Charles Fourier was a French Utopian Socialist who lived from 1772-1837. He was the only son of a cloth dealer, a business which he inherited and despised. During the French Revolution he lost his inheritance and his brush with the Terror of 1793 left him permanently jarred against revolutionary violence. As early as 1803, he called himself the "Newton of passionate attraction." He believed that he had discovered the laws of social psychology just as Newton had the laws of gravity. He devoted his adult life to solving the problems of the market economy and by the early 1830's, he had attracted a small group of followers in Paris who published a journal called La Reforme Industrielle. Fourier believed that the cause of conflict and suffering was the perversion of natural human goodness by faulty social organization. However, he was convinced that reason could discover the laws of harmony and create perfect order by rearranging economic relationships. He went against claims that men were shaped by their environment and considered civilization repressive and against man's happiness. He advocated a solution of small planned communes, and he called then phalansteries. He devised a blueprint precisely indicating the size, layout, and industrial organization of each community or "phalanx." Organized as both producers' and consumers' cooperatives, the communities would escalate economically and fulfill all man's passions. The result was to create social harmony and unimaginable bliss. His main hope was to speed man's process from a primitive "civilization' to the highest "state of harmony." Fourier believed that God was a "supreme economist" who had devised a plan for a perfect society creating human "happiness" and "riches."

In the United States, Fourierism was introduced to the American public in 1840 when a New Yorker named Albert Brisbane published a compendium of Fourier's writings entitled The Social Destiny of Man. Brisbane also reached a wide audience through the column he posted in The New York Tribune in March of 1842 and it reached the Transcendentalists in particular with Emerson's essay on "Fourierism and Socialists" in the Dial. Thus, Fourierism became immediately popular and eventually laid the foundation for many of the transcendental communities (Rose, 140-146).

Brook Farm began as an experiment in Christian living and became a center of reform activity to promote the beliefs of Fourierism. At the beginning, there was a serious purpose behind the Brook Farm amusements the members were attempting to work out an economy that allowed everyone an equal chance for social, intellectual, and spiritual growth. The members of Brook Farm had an insatiable desire for pleasure: music, dancing, cardplaying, charades, tableaux vivants, dramatic readings, plays, costume parties, picnics, sledding and skating. By offering a solution to economic problems, Fourierism brought the Brook Farmers in reach of their goals.

The Brook Farmers introduced several changes in social organization between 1841 and 1844 that involved three aspects of their economy: the plan for reuniting social classes, the voluntary system of labor, and the choice of agriculture as the principal industry. The object of these measures was to promote and able the free development of the individual. Ripley stated his general goals for Brook Farm in a letter to Emerson.

Ripley's primary objective was to end the division of educated and laboring classes. Ripley believed that both classes shared a common difficulty in that their work no longer met the standards of a calling. The Brook Farmers intended to share the labor on the farm in order to achieve economic self-sufficiency and therefore end wage slavery. "Everyone must labor for the community in a reasonable degree, or not taste its system in operation," Elizabeth Peabody wrote in the Dial in 1842 . "By the wide distribution of these labors," she continued, "no one has any great weight in any one thing." (Rose, 134) In another article, Peabody refers to seeing the men delay teaching Greek to nurture fruit trees and women spend the morning doing the laundry. Because they divided the labor, the members had a great deal of time to devote to one of their main goals, self-improvement.

While Brook Farm guaranteed equality in education and labor, membership in the association depended on ownership of property. Brook Farm was organized as a joint stock company. The price of a share was $500.00. Upon purchase, a member could then have the right to vote on community policies. (The second edition of the Articles of Association, drawn up in 1842, allowed a person to become a member by the vote of the associates.) The members of Brook Farm believed that private property was necessary for individual integrity. Ripley wrote a letter to a reform society in New York explaining this principle.

The voluntary system of labor was another reform undertaken in the interest of individual freedom. As Elizabeth Peabody said, "everyone prescribes his own hours of labor, controlled only by his conscience." She noted also that the free atmosphere enhanced sociability. A person who did not perform an acceptable amount of work would find himself isolated and neglected and would not be able to continue living there. In 1841, the members voted to have more specific general standards for work: 300 days was considered the equivalent of one year's labor, and ten hours in the summer and eight in the winter were considered one day. Several problems arose in which a new member did not perform an equal amount of work, and due to these cases, the members agreed to officially record hours of labor. Understandably, this type of rigidity at Brook Farm was disturbing to members who set up the community to encourage and facilitate moral growth.

The Brook Farm Institute for Agriculture and Education was the name the Brook Farmers chose for their community in 1841. It referred to the way they chose to unite labor and culture and to the way that they chose to earn their living. The transcendentalists perceived farming to be the occupation most favorable to personal growth because of its distance from the market, proximity to nature, and promise of a subsistence to protect moral independence. The Brook Farmers, unlike the member of Fruitlands, did however sell their milk, vegetables, and hay and kept their stock dividends low in order to keep enough capital to expand production. In one sense, the Brook Farmers operated something like a boarding school where the students paid in cash unless they worked on the farm. Furthermore, when the Brook Farmers admitted Lewis Ryckman, he initiated a new thriving business of shoemaking in the community. Thus, they were making money on culture, and this act demonstrates the Brook Farmers interest in practical economics as a means to social justice in the year before their allegiance to Fourierism (Rose, 130-140).

In the mornings everyone in the community would wake at approximately 6:00 am, eat breakfast, and then work for ten hours in the summer or eight hours in the winter. Even so, enjoyment was the first pursuit of Brook Farm. After the work was done and after dinner had been served, there was plenty of time for personal enjoyment and leisure. The members of Brook Farm had an insatiable desire for pleasure: music, dancing, cardplaying, charades, tableaux vivants, dramatic readings, plays, costume parties, picnics, sledding and skating. Even in stormy weather, impromptu discussions were started in the Hive. Literary societies and reading clubs were very popular at Brook Farm, as were the readings and performances of Shakespeare's plays. Musical visitors were common, and some members also sang. Anti-slavery gatherings in Boston and Dedham were attended by many members. But perhaps the most important and symbolizing custom at the Farm was "The symbol of Universal Unity." This ritual was performed by the entire company rising and joining hands in a circle and then "vowing truth to the cause of God and Humanity."

Brook Farm Site of Jamie Hamilton, University of Louisville (no longer on-line)

Dwight, Mary Ann. Letters From Brook Farm 1844-1847. Poughkeepsie, New York: Vassar College, 1928.

Mary Ann, or Marianne, Dwight was a member of the Brook Farm Community. She is the only member who wrote a considerable number of letters with the intention of describing in detail the life of the place. This book compiles her letters, which date from 1844 1847, and concludes with notes on the text from the editor Amy Reed. Reed also introduces the work thoroughly and includes a ten page appendix about the characters described in Dwight's letters.

Francis, Richard. Transcendental Utopias: Individual and Community at Brook Farm, Fruitlands, and Walden. Ithaca, New York: Cornell University Press, 1997.

The book focuses mainly on the Brook Farm with three out of its seven chapters devoted to it. Francis mainly concerns himself with the philosophical view points of the farm discussing its faults and enlightenments. He also illustrates the views of individuals, and their philosophies, in the Brook Farm. He considers the psychology of it in a philosophical way that other books of the subject do not begin to attempt. He also compares these ideologies to those found in Thoreau's Walden and other respected philosophies.

Sams, J. Autobiography of the Brook Farm. Englewood Cliffs, New Jersey: Prentice-Hall Inc.,1958.

The Autobiography of the Brook Farm is a collection of articles published from the Farm in chronological order from 1840- 1947. The book includes maps of the Brook Farm along with a short index. The book has a slight textbook feel to it, since it has questions at the end of the book on each chapter. The last chapter serves as a type of summary of the life of the Farm and reviews its history briefly from 1847- 1928.

Sears, John Van Der Zee. My Friends at Brook Farm. New York, New York: AMS Press, 1975.

This book provides an inside look at Brook Farm and makes vivid and clear remarks of the beliefs held there. He also briefly traces its history from beginning to end, commenting on its productive ideals and highlighting the mistakes in the management of the Brook Farm. In addition, he discusses the entertainment, school, and life in the furriers of the Farm. The Farm seems to have a personal relationship for the author, considering the heart-felt style of the author, it pulls the reader into almost hoping the Farm had gone on.

Swift, Lindsay. Brook Farm: Its Members, Scholars, and Visitors. Sacaucus, New Jersey: The Citadel Press, 1961.

Swift describes every facet of the Brook Farm from beginning to end starting with the Transcendental Club. He illustrates the organization, building grounds, industries, household work, amusements, and customs of the residences. He goes on to discuss the school and its scholars, which include a chapter on Isaac Thomas Hecker and another on William Curtis and James Burrill Curtis. Following the emphasis on the school he begins to tell of its members and visitors including chapters on Hawthorne, member and Emerson, visitor. He ends the book with what he calls a "closing period," a time of decline at the Farm. He includes a bibliography and an index.

The Brook Farm Community.
"Brook Farm." Article in The Dial, 1844.
"Brook Farm." A first-hand account by Georgiana Bruce Kirby, from Years of Experience, 1887.

List of site sources >>>