Tarih Podcast'leri

Güney Afrika'daki beyaz azınlık, apartheid zamanlarındaki durumlarını nasıl gördü?

Güney Afrika'daki beyaz azınlık, apartheid zamanlarındaki durumlarını nasıl gördü?

Güney Afrika'daki beyaz azınlık, apartheid döneminde, diyelim ki 1970'teki durumlarını nasıl gördü? Örneğin, kitle iletişim araçları, siyah ve renkli insanların durumdan, uluslararası yaptırımlardan ve ülkedeki apartheid ile ilgili diğer sorunlardan mutsuz olmalarını nasıl açıkladı? Devlet liderleri beyaz yönetimi rejimini daha ileriye taşımayı nasıl planladılar, ne umuyorlardı?

Burada soruyorum çünkü bu konuda gördüğüm tüm kaynaklar ideolojik olarak çok taraflı görünüyor.


Mecbur kaldığım için oldukça mutluyum. Güney Afrika'da, ikinci dilim Afrikaanca ile büyüdüm. On yaşına kadar bir Afrikaans okuluna gitti. Yetmişli yılların başlarını Durban'da Apartheid karşıtı aktivist grup Richard Turner'ın çevresinde geçirdi - yıllardır o dönem hakkında bir kitap yazmaya çalışıyor. (1978'de öldürüldü - genellikle Biko ile aynı nefeste anılır.) Mandela'ya yakın olanlar da dahil, olaya karışan pek çok insanı tanıyordum. O zamandan beri oradaki siyaseti saplantılı bir şekilde takip ediyorum. Kitle iletişim araçları (hala o yıllardan bir kupür dosyam var) bu işler için gerçekten önemli bir hareket noktası. Düşünün: "Uluslararası komünizm hepimizi gömecek." "Uyum sağla ya da öl" (P.W. Botha, yetmişlerde/seksenlerde [in]ünlü bir konuşmasında.) Bir düşünün: McCarthyciliği Afrika'ya ihraç ederseniz ne olur?

Sor bakalım.


Güney Afrika'nın Kongo Krizine Tepkileri

30 Haziran 1960'ta Kongo bağımsızlığını kazanır kazanmaz, genç ulus Soğuk Savaş'ın süper güçlerinin, sömürgeci ve beyaz azınlık rejimlerinin savaş alanı haline geldi. Yeni kurulan devletle çabucak ilgilendiler. Kongo, özellikle Katanga ve Güney Kasai eyaletlerinde, doğal kaynaklar açısından son derece zengindi. Özellikle Kongo'nun eski sömürge hükümdarı olan Belçika, Kongo ekonomisi üzerinde kontrolü elinde tutmaya çalıştı. Belçikalı şirketler ve bağlı şirketler Katanga madenlerini ve ekonominin yaklaşık yüzde yetmişini kontrol ediyordu. Kongo'nun bağımsızlığının başlangıcı, 1959'da Leopoldville'deki milliyetçi ayaklanmaların ardından başladı. Belçika, milliyetçi hareketlerin sömürge yönetiminin sona ermesini talep etmesiyle koloni üzerindeki kontrolünü kaybetmeye başladı. 30 Haziran 1960'ta Kongo, Belçika'dan Patrice Lumumba'nın başbakanlığı ve Joseph Kasavubu'nun cumhurbaşkanı olmasıyla bağımsızlığını kazandı.

Bağımsızlığından kısa bir süre sonra, Kongo Cumhuriyeti, Afrika'da dekolonizasyon için bir umut ışığı oldu. Ancak federalizm, aşiretçilik ve etnik milliyetçilik gibi birçok önemli konu çözümsüz kaldı. Bağımsızlıktan kısa bir süre sonra iç şiddet patlak verdi. Çatışmalar Kongo'da hızla yayıldı ve ülkeyi kaosa sürükledi. 1960-1965 yılları arasındaki bu sosyo-politik kaos ve düzensizlik dönemi “Kongo Krizi” olarak anılmaya başlandı. Güç mücadeleleri ve ideolojik farklılıklar çatışmayı karakterize etti. Çeşitli liderler ulus üzerinde kontrol için savaşıyordu. Yerel protestolar olarak başlayan şey, Katanga ve Güney Kasai eyaletlerinin hızla ayrılmasıyla sonuçlandı. Belçika, Amerika Birleşik Devletleri ve Güney Afrika, Katanga'daki ayrılıkçı hükümeti destekledikleri için çatışmaya büyük ölçüde karıştı. Özellikle beyazların yönettiği Güney Afrika rejiminin Kongo'da siyasi çıkarları vardı. Kongo'nun merkezi hükümetini baltalayarak radikal milliyetçiliğin yayılmasını engellemeye çalıştılar. Kongo, bazıları BM himayesinde olmak üzere dış müdahalelerin hedefi haline geldi. Önde gelen süper güç olarak ABD'nin, eski sömürge gücü olan Belçika'nın müdahalesi ve yabancı beyaz paralı askerlerin askere alınması Kongo'yu Soğuk Savaş çatışmaları için bir savaş alanı haline getirdi.[1]


ABD başkanı Donald J Trump dün gece bir tweet'te dışişleri bakanı Mike Pompe'ye beyaz azınlık çiftçilerine karşı yabancı düşmanı Güney Afrika'da devam eden adaletsizliği incelemesi talimatını verdi.

Son on yılda beyaz azınlığa ve hatta Güney Afrika'da yaşayan diğer Afrikalı göçmenlere yönelik düşmanlıkta çarpıcı bir artış kaydedildi.

Ve yabancı düşmanlığı saldırıları devam ediyor.

ABD dünyanın bekçi köpeği.

O beyazların topraklarını ele geçirNe de olsa gerçek Güney Afrikalılardan sürüklediler.

Bu Aktif Başkan!!

Her yasadışılık kontrol edilmelidir. kim olursa olsun

ALLAH Başkan Donald Trump'ı Korusun

ABD dünyanın bekçi köpeği.

O beyazların topraklarını ele geçirNe de olsa gerçek Güney Afrikalılardan sürüklediler.

Her yasadışılık kontrol edilmelidir. kim olursa olsun

ALLAH Başkan Donald Trump'ı Korusun

Şu fcvucktard'a bakın, sağ kanat beyaz süpremist tarafından burada oynanan daha büyük sorunu hala görmüyorsunuz. ABD'nin arazi meselesinde Trump'ın hiçbir söz hakkı veya söz hakkı yok bu ABD ile ilgili değil. Her neyse, Güney Afrikalılar artık ABD ile çok fazla ticaret yapmıyorlar ve SA'daki en büyük yatırımcılar bile değiller. Doğu Bleep'e batıya gidiyoruz.

Ayrıca beyaz adamın kıçına tapmayı bırakmayı da öğrenmelisin.

Şu fcvucktard'a bakın, sağ kanat beyaz süpremist tarafından burada oynanan daha büyük sorunu hala görmüyorsunuz. ABD'nin arazi meselesinde Trump'ın hiçbir söz hakkı veya söz hakkı yok bu ABD ile ilgili değil. Her neyse, Güney Afrikalılar artık ABD ile çok fazla ticaret yapmıyorlar ve SA'daki en büyük yatırımcılar bile değiller. Doğu Bleep'e batıya gidiyoruz.

Ayrıca beyaz adamın kıçına tapmayı bırakmayı da öğrenmelisin.

Şu fcvucktard'a bakın, sağ kanat beyaz süpremist tarafından burada oynanan daha büyük sorunu hala görmüyorsunuz. ABD'nin arazi meselesinde Trump'ın hiçbir söz hakkı veya söz hakkı yok bu ABD ile ilgili değil. Her neyse, Güney Afrikalılar artık ABD ile çok fazla ticaret yapmıyorlar ve SA'daki en büyük yatırımcılar bile değiller. Doğu Bleep'e batıya gidiyoruz.

Ayrıca beyaz adamın kıçına tapmayı bırakmayı da öğrenmelisin.

Yaptırımla SA ekonomisini yok edebilir ve Zimbabwe çocuk oyuncağı gibi görünür. Daha dün güney afrika, sadece tweet'i nedeniyle dolar karşısında 1,7 değer kaybetti.

SA'nın arazi sorununda Trump'ın işi ne?

Demek istediğim, herhangi bir Afrikan Ülkesi Amerika Birleşik Yılanları'nın işlerine kaç kez karıştı?

Güney Afrika egemen bir devlettir ve hiçbir piç ona iç anlaşmazlıklarını nasıl ele alacağını dikte etmemelidir. O Apateid piçlerinin o tarım arazilerini ilk etapta nasıl aldıklarını düşündünüz?

Zoharariel:
SA'nın arazi sorununda Trump'ın işi ne?

Demek istediğim, herhangi bir Afrikan Ülkesi Amerika Birleşik Yılanları'nın işlerine kaç kez karıştı?

Güney Afrika egemen bir devlettir ve hiçbir piç ona iç anlaşmazlıklarıyla nasıl başa çıkacağını dikte etmemelidir. O Apateid piçlerinin o tarım arazilerini ilk etapta nasıl ele geçirdiğini düşündünüz?

Bu adam bir şekilde konuşuyor ve tweet atıyor. Herhangi bir haberin oluşturulabilmesinin ve ona atfedilebilmesinin nedeni budur.
Yakın gelecekte Obasanjo vs Buhari draması hakkında bir şeyler söylediğini hayal edebiliyorum.

Ona yönelik gördüğüm bazı sahte haber örnekleri:
1. Trump tüm Siyahları Afrika'ya geri gönderecek -- Yalan söylemem, o zaman bu açıklamaya inandım.

2. Trump Biafra'nın haklarını savunmak için.

Deneyeceğim ve hatırlayacağım, sonra başkalarını göndereceğim.

okwabayi:
Bu adam bir şekilde konuşuyor ve tweet atıyor. Herhangi bir haberin oluşturulabilmesinin ve ona atfedilebilmesinin nedeni budur.
Yakın gelecekte Obasanjo vs Buhari draması hakkında bir şeyler söylediğini hayal edebiliyorum.

Ona yönelik gördüğüm bazı sahte haber örnekleri:
1. Trump tüm Siyahları Afrika'ya geri gönderecek -- Yalan söylemem, o zaman bu açıklamaya inandım.

2. Trump Biafra'nın haklarını savunmak için.

Deneyeceğim ve hatırlayacağım, sonra başkalarını göndereceğim.

Trump'ın Afrika hakkında aşağılayıcı bir açıklama yaptığını iddia eden haberlerin çoğu yalan haber.

Haziran 2015'te cumhurbaşkanlığına adaylığını ilan ettiğinden beri, Afrika'dan bahsettiği ilk açıklama bu.

Boktan yorumunu herkesin önünde söylemedi.

Esprili olmaya çalışan bir yoruba kafatası madenciliği troglodyte.

Umarım Johnny Bravo'nun daha gülünç bir versiyonu olmaya çalışırken kendine zarar vermemişsindir.

Ama dürüst olmak gerekirse, güney afrika sorunu küresel ilgiyi hak eden ciddi bir sorundur.

Bu adamlar nefes alan her şeye yabancı düşmanı.

Şu fcvucktard'a bakın, sağ kanat beyaz süpremist tarafından burada oynanan daha büyük sorunu hala görmüyorsunuz. ABD'nin arazi meselesinde Trump'ın hiçbir söz hakkı veya söz hakkı yok bu ABD ile ilgili değil. Her neyse, Güney Afrikalılar artık ABD ile çok fazla ticaret yapmıyorlar ve SA'daki en büyük yatırımcılar bile değiller. Doğu Bleep'e batıya gidiyoruz.

Ayrıca beyaz adamın kıçına tapmayı bırakmayı da öğrenmelisin.

Ama dürüst olmak gerekirse, güney afrika sorunu küresel ilgiyi hak eden ciddi bir sorundur.

Bu adamlar nefes alan her şeye yabancı düşmanı.

Bu lobinin arkasında kimin olduğunu hepimiz biliyoruz. Amerika'ya "kitleler halinde" (sürüler halinde) göç etmeye çalışıyorlar, bu yüzden Siyah Güney Afrikalıları şeytanlaştırıyorlar. Trump'a söylemedikleri tek şey, Siyahların onlara neden bu kadar kızgın olduğu, ne yaptıkları.
Avustralya'ya göç etmek için bilerek böyle bir propaganda yapmaya çalıştılar ama Avustralyalılar onları geri çevirdi. Kanada'ya göç edemezler çünkü Kanada böyle bir ırkçı gruba tahammül edemez. Batı Avrupa'ya gidemiyorlar çünkü Avrupalılar yorgun ve pislik ırk üstünlükçülerinden bıkmış durumdalar.
Tek umutları Trump'ı yanlarına almak. Apartheid rejiminin çirkin anlatılmamış hikayesi hakkında medyada bir şeyler dökülmeye başladığında başarısız olacaklar.

Yaptırımla SA ekonomisini yok edebilir ve Zimbabwe çocuk oyuncağı gibi görünür. Daha dün güney afrika, sadece tweet'i nedeniyle dolar karşısında 1,7 değer kaybetti.

Evet, on yıl önce SA'nın ekonomisini mahvedebilirdi, bugün SA'nın en büyük ihracat ortakları Çin, ardından AB ve kıta.

Anlamadığınız şey, Rand'ın en çok işlem gören yükselen piyasa para birimi olduğu ve Türkiye'deki sorunlar ve gelişen piyasa para birimindeki satışlar nedeniyle tweet'ten çok önce dalgalı bir seyir izlediği. Zimbabve meselelerinin Mugabes'in sadece yaptırımlarla değil, yönetmesiyle daha fazla ilgisi vardı ve SA'dan bizler, sadece ABD emperyalistini memnun etmek istediğimiz için müdahale etmeden arkamıza yaslanıp eşitsizliğin genişlemesini izleyemeyiz.

Gerçeklerinizi gelmeden hemen önce öğrenip cehaletinizi kusmanız gerekiyor çünkü Trump'ın tweet'lerinin çoğu Afriforum ve onun ABD merkezli sağcı yan kuruluşlarının yanlış bilgilerine ve tamamen temelsiz ırkçı bağnazlıklarına dayanıyor.

Ama dürüst olmak gerekirse, güney afrika sorunu küresel ilgiyi hak eden ciddi bir sorundur.

Bu adamlar nefes alan her şeye yabancı düşmanı.

*Kıçınızdan* yorum yapmayı bırakın.

Neden küresel ilgiyi hak ediyor, çünkü SA'nın kaynaklarına hâlâ hak sahibi hisseden azınlıkların statükosunu etkiliyor. Toprak reformu konusu kendi anayasamızın rehberliğinde Sİ'ler tarafından ele alınmalı ve tüm Sİ'leri kapsamalıdır.

Bize yabancı düşmanı diyorsunuz ama bazı akrabalarınız SA'ya onun gelişimine katkıda bulunmak için değil, oradaki faaliyetlerle çocukların hayatlarını mahvetmek için geliyorlar.

Dikkat çekmeyi bırak çocuk.

Yani o araziyi elde etmek için cinayete mi inanıyorsun? Büyük-büyük-büyük-büyük-büyük-büyük-büyük-büyük-büyük-büyük-büyük-büyük-büyük-büyük-büyük-büyük-büyük-büyük-büyük-büyük-büyük-büyük-büyük-büyük-büyük-büyük-büyük-büyük-büyük-büyük-büyük-ra-za-zazaza-ünüzdezakkıza senki senin-günümüzün günahlarının bedelini senin ödemen gerektiğine de mi inanıyorsun?

Bu, geçmişin günahlarıyla ilgili değil, tüm SAn'lar için eşitlik ve eşit toprak mülkiyeti ile ilgilidir. Siyahları öldüren ve onları sığ mezarlara gömen beyaz çiftçiler var. Bu, Batı medyası tarafından asla bildirilmiyor çünkü öldürülen beyazların anlatısına uymuyor.

Zihninizi genişletmek için okumalısınız.

Evet, on yıl önce SA'nın ekonomisini mahvedebilirdi, bugün SA'nın en büyük ihracat ortakları Çin, ardından AB ve kıta.

Anlamadığınız şey, Rand'ın en çok işlem gören yükselen piyasa para birimi olduğu ve Türkiye'deki sorunlar ve yükselen piyasa para birimindeki satışlar nedeniyle tweet'ten çok önce dalgalı bir seyir izlediği. Zimbabve meselelerinin Mugabes'in sadece yaptırımlarla değil, yönetmesiyle daha fazla ilgisi vardı ve SA'dan bizler sadece ABD emperyalistini memnun etmek istiyoruz diye arkamıza yaslanıp eşitsizliğin müdahale etmeyerek eşitsizliğin genişlemesini izleyemeyiz.

Gerçeklerinizi gelmeden hemen önce öğrenip cehaletinizi kusmanız gerekiyor çünkü Trump'ın tweet'lerinin çoğu Afriforum ve onun ABD merkezli sağcı yan kuruluşlarının yanlış bilgilerine ve tamamen temelsiz ırkçı bağnazlıklarına dayanıyor.

Bu, Zimbabwelilerin o zaman atıp tuttukları aynı rant ve sence Avrupalılar kim? Çinliler adına konuşamam.

Bak, Julius Malema'nın beyazların öldürülmesi için çağrıda bulunduğunu duydum, özellikle onları nasıl öldüreceklerine dair talimatlar veriyordu.

Bu, barstad'ın başlatmaya çalıştığı bir yarış savaşıdır, SA'da devam eden vahşete hiçbir ana akım medyaya dikkat edilmemiştir. Donald Trump'ın insanların dikkatini SA'ya çekmesine sevindim.

Bu, alenen Kafkas ırkının yok edilmesi çağrısıdır ve herhangi bir makul kişi endişe duymalıdır, çünkü ten renginiz tüm dünyada da yaşıyor.

Beyaz azınlık çiftçilerin topraklarının tazminatla yeniden dağıtılmasına tamamen karşı değilim, karşı olduğum şey belirli bir ırkın yok edilmesi çağrısıdır.

Apartheid döneminde Güney Afrika'da birçok insan siyahların vahşetine ve öldürülmesine karşıydı, aslında beyazları geri adım attıran ABD başkanı Regan'ın yaptırımıydı yoksa bu beyazlar mı karar verdi? apartheid'ı kendi başlarına bitirmek için.

Apartheid o zaman yanlıştı, ilgili ırktan bağımsız olarak şimdi yanlış.

ABD dünyanın bekçi köpeği.

O beyazların topraklarını ele geçirNe de olsa gerçek Güney Afrikalılardan sürüklediler.

Bu, geçmişin günahlarıyla ilgili değil, tüm SAn'lar için eşitlik ve eşit toprak mülkiyeti ile ilgilidir. Siyahları öldüren ve onları sığ mezarlara gömen beyaz çiftçiler var. Bu, Batı medyası tarafından asla bildirilmiyor çünkü öldürülen beyazların anlatısına uymuyor.

Zihninizi genişletmek için okumalısınız.

Beyaz azınlık çiftçilerini öldüren sizlersiniz, tam tersi değil.

Sadece bu değil, SA'da yaşayan siyah azınlıkları öldürüyorsunuz.

Kıyamet gününüz geldi ve şimdi

Liderleriniz Trump tweet'inden sonra zaten titriyor.

Bu, Zimbabwelilerin o zamanlar atıp tuttuğu aynı rant ve sence Avrupalılar kim? Çinliler adına konuşamam.

Bak, Julius Malema'nın beyazların öldürülmesi için çağrıda bulunduğunu duydum, özellikle onları nasıl öldüreceklerine dair talimatlar veriyordu.

Bu, barstad'ın başlatmaya çalıştığı bir yarış savaşıdır, SA'da devam eden vahşete hiçbir ana akım medyaya dikkat edilmemiştir. Donald Trump'ın insanların dikkatini SA'ya çekmesine sevindim.

Bu, alenen Kafkas ırkının yok edilmesi çağrısıdır ve herhangi bir makul kişi endişe duymalıdır, çünkü ten renginiz tüm dünyada da yaşıyor.

Beyaz azınlık çiftçilerin topraklarının tazminatla yeniden dağıtılmasına tamamen karşı değilim, karşı olduğum şey belirli bir ırkın yok edilmesi çağrısıdır.

Apartheid döneminde Güney Afrika'da birçok insan siyahların vahşetine ve öldürülmesine karşıydı, aslında beyazları geri adım attıran ABD başkanı Regan'ın yaptırımıydı yoksa bu beyazlar mı karar verdi? apartheid'ı kendi başlarına bitirmek için.

Apartheid o zaman yanlıştı, ilgili ırk ne olursa olsun şimdi yanlış.

Kendi anayasamı bilmiyormuşum gibi kendi ülkemde olup bitenleri bana anlatmaya çalışan bu aptala bakın. Duyduğun Julius Malema'nın partisinde beyaz destekçileri ve beyaz korumaları da var, Fox'un sana o kısmı da mı anlattı? MSM'den gelen bu ırk savaşı hikayesi, size çiftçilerin siyahları da vahşi hayvanlar sanarak öldürdüğünü anlatıyor mu? Uykudan uyanmalısın genç adam.

Bir Nijeryalı olarak, hala yeni bir SA'nın parçası olmak istemeyen ve hala orada ırkçı bayraklar taşıyan beyazlara tazminat vermemiz gerektiğini söylemek için kimsiniz?

Reagan, o zamanlar Margaret Fletcher ile aynı kişinin özgürlüğünü asla desteklemedi, Cia, Angola'da ANC'ye karşı İsrail ile birlikte apartheid rejimini finanse etti. Reagan, ANC'yi terör örgütü olarak damgaladı. Sadece ustalarınızın size anlattığı tarihi değil, doğru tarihi de okumalısınız. Şu anda takip ettiğiniz ana akım medya, dünyaya siyahların ancak 1800'lerde geldiğini ve SA'ya ilk gelenlerin beyazlar olduğunu söylüyor.

Bir dahaki sefere, yaşamış bir apartheid deneyimine ve bugün var olan çok ırkçı zihniyete sahip bir kişiyi okula denemeyin.

Beyaz azınlık çiftçilerini öldüren sizlersiniz, tam tersi değil.

Sadece bu değil, SA'da yaşayan siyah azınlıkları öldürüyorsunuz.

Kıyamet gününüz geldi ve şimdi

Liderleriniz Trump tweet'inden sonra zaten titriyor.

Yargı tanrınıza inanmıyorum, bu yüzden saçmalıklarınızı üzerimde denemeyin.

Hangi liderlerden bahsediyorsunuz, koz gibi faşist bir ırkçının bize ne dediği umurumuzda mı sanıyorsunuz? Artık kimse o Orange şakasını ciddiye bile almıyor.

Şimdi koş ve beyaz götlü öpüşme yarışmana devam et.

Yargı tanrınıza inanmıyorum, bu yüzden saçmalıklarınızı üzerimde denemeyin.

Hangi liderlerden bahsediyorsunuz, koz gibi faşist bir ırkçının bize ne dediği umurumuzda mı sanıyorsunuz? Artık kimse o Orange şakasını ciddiye bile almıyor.

Şimdi koş ve beyaz götlü öpüşme yarışmana devam et.

Beyaz azınlık çiftçilerini öldüren sizlersiniz, tam tersi değil.

Sadece bu değil, SA'da yaşayan siyah azınlıkları öldürüyorsunuz.

Kıyamet gününüz geldi ve şimdi

Liderleriniz Trump tweetinden sonra şimdiden titriyor.

Irkçılıkla ırkçılıkla savaşamazsınız


Yani eşitlik istediğinizde ırkçılık.

Bir azınlık grubuna karşı soykırım yoluyla eşitlik mi?

Birkaç hafta önce Obama SA'da çeşitlilik ve çok kültürlülüğün ulus inşası için bir güç olduğu hakkında bağırıyordu, hatta Fransa dünya kupası zaferini örnek olarak gösterdi.

Yoksa çok kültürlülük sadece Avrupa ve Amerika'da yaşayan renginiz için mi geçerli?


2. Yeni bir Güney Afrika için tasarımlar

Bu çeşitli unsurlar ve onları doğuran bölücü ve sömürücü tarih göz önüne alındığında, Güney Afrikalıların demokratik geçişe başlarken karşı karşıya kaldıkları temel bir soru vardı. Ne tür bir anayasal düzen uzlaşmayı kolaylaştıracak, çatışmayı hafifletecek, demokrasiyi, insan haklarını ve hukukun üstünlüğünü kucaklayacak ve böylece Güney Afrikalılara yeni bir hükümetin gelecekteki muazzam kalkınma zorluklarını karşılamasını sağlayan bir yönetişim çerçevesi sağlayacaktır?

1980'lerin sonlarında, apartheid hükümeti hem içeriden hem de uluslararası toplumdan daha fazla baskı görmeye başladıkça, demokrasiye geçişin sadece Güney Afrika'da mümkün değil, aynı zamanda kaçınılmaz olduğu ortaya çıktı. Bilim adamları ve politika yapıcılar için temel soru, bu nedenle, Güney Afrikalıların demokratik kurumları benimseyip benimsememeleri değil, daha çok ne tür demokratik kurumların Güney Afrika'da istikrarlı ve meşru hükümeti güvence altına alması gerektiğiydi. Tartışmaya katılan herkesi birleştiren ortak varsayım, yeni Güney Afrika siyasi kurumlarının tasarımının, barış ve istikrar potansiyelini etkileyen kilit bir faktör olacağıydı. Kısacası, kurumlar ve politik mühendislik önemliydi. Ancak, bu ortak varsayımın ötesinde, politika yapıcılar ve bilim adamları, hangi demokratik kurumların yeni düzen için en uygun olacağına dair kanaatlerinde oldukça önemli ölçüde ayrıldılar. ANC, etnik kökenin hiçbir alakasının olmadığı ırksal olmayan bir sisteme derinden bağlıydı. 31 Philip Mayer, 32 Michael Macdonald, 33 ve Roger Southall 34 gibi akademisyenler, ANC ile anlaştılar ve Güney Afrika'da Westminster tarzı bir çoğunluk demokrasisini savundular. Lawrence Schlemmer, Hermann Giliomee, 35 David Welsh, 36 Donald Horowitz, 37 ve Arend Lijphart 38 gibi akademisyenler tarafından desteklenen Ulusal Parti, güç paylaşımı modelleri için gelişmiş argümanlar. Çoğunlukçu ve güç paylaşımı kamplarında bile, kalıcı ve demokratik bir barış yaratacak belirli kurumsal tasarımlar konusunda büyük farklılıklar vardı.

Bu farklı reçetelerin kökü, farklı çatışma düzenleyici mekanizmaların faydaları üzerine basit bir anlaşmazlık değildi. Bunun yerine, hangi demokratik kurumların Güney Afrika'ya en uygun olduğu konusundaki tartışma, özellikle ülkedeki etnisitenin doğası ve daha genel olarak etnik kimliğin akışkanlığı ve şekillendirilebilirliği hakkındaki inançlarda daha temel bir çatışmayı yansıtıyordu. 39 Güney Afrika'da etnik kimliğin önemi konusunda akademisyenler arasında büyük bir anlaşmazlık vardı ve ırk ayrımcılığının sona ermesiyle etnik kimliklerin nasıl değişebileceğine dair birçok farklı tahmin vardı. Güney Afrika'daki etnisiteye ilişkin bakış açılarının her biri, etnik kimliğin doğası hakkında daha geniş bir inançla yakından bağlantılıydı; bazı akademisyenler ilkel etnisite algılarına sahipken, diğerleri etnik kimliğin sosyal olarak inşa edilmiş ve akışkan bir fenomen olduğuna inanıyordu. İzleyen bölüm, bilim adamları ve politika yapıcılar tarafından yeni demokratik Güney Afrika için geliştirilen çeşitli kurumsal modellerin ana hatlarını çizecek ve bu modellerin her birini etnisite ile ilgili teorik temellerine bağlayacaktır.

2.1. Lijphart-Horowitz tartışması

Güney Afrika'daki gelişmelerin en önde gelen yabancı gözlemcilerinden ikisi, siyaset bilimcileri Arend Lijphart ve Donald Horowitz'di - her ikisi de diğer bölünmüş toplumların öğrencileriydi. Lijphart ve Horowitz, Güney Afrika toplumundaki temel bölünmelerin, kurtuluş mücadelesinin odaklandığı siyah-beyaz ayrımının çok ötesine geçtiği konusunda hemfikirdiler. 40 Lijphart'a göre, “temel sorunu ikili bir siyah-beyaz çatışması olarak nitelendirmek yanlıştır. Homojen topluluklar olmaktan uzak, siyah ve beyaz grupların her biri derinden bölünmüş durumda… ” 41 Horowitz'e göre, Güney Afrika "ırk kategorileri içindeki etnik bölünmelerle de karakterize edilir." 42

Her ikisi de apartheid belası ortadan kalktığında, bu farklılıkların daha fazla önem kazanacağını öngördü. Said Horowitz: “Afrika içi çatışmaların Siyah-Beyaz çatışmalarının yerini alma potansiyeli var. …” 43 Lijphart'ın belirttiği gibi: “[E]tnik bölünmeler şu anda beyaz azınlık yönetimine karşı siyah dayanışma duyguları tarafından susturuluyor, ancak evrensel oy hakkı ve serbest seçim rekabeti durumunda kendilerini yeniden öne sürmek zorundalar. ” 44

Lijphart ve Horowitz, son derece dengesiz bir çoğunluk ve azınlığın olduğu böylesine bölünmüş bir toplumda basit çoğunluk kuralının yeterli olmayacağı konusunda da hemfikirdi. Ya iç savaşla ya da azınlıkların dışlanmasıyla ya da her ikisiyle de sonuçlanacaktı. Lijphart, “çoğul toplumlarda çoğunluk kuralı, çoğunluk diktatörlüğü ve iç çekişme anlamına gelir” dedi. 45 Horowitz, bölünmüş toplumlarda ortaya çıkan siyasi kurumların “çatışmaya karşı koyması ve gruplar arası uyumu teşvik etmesi” gerektiği konusunda hemfikirdi. 46 Her ikisi de bir tür güç paylaşımının olması gerektiğini savundu.

Ama burada ayrıldılar. Lijphart için cevap “ortak demokrasi” idi. Irksal ve etnik farklılıklar ve bunlarla ilişkili kimliklerin gücü göz önüne alındığında, uygun yanıt, ilk olarak, ister federalizm yoluyla ister başka yollarla olsun, her grup için önemli özerklik yoluyla bunları kurumsallaştırmak olacaktır. İkinci olarak, ortaklaşa demokrasi, merkezde güç paylaşımı, kapsayıcı kabineler, tüm grupların yasama organında en azından bir miktar söz sahibi olmasını garanti eden orantılı bir seçim sistemi, kamu hizmetinde kamu görevlerinin tahsisinde orantılılık yoluyla seçkinler arasında uzlaşmayı teşvik edecektir. yargı ve ordu ve azınlıklar için önemli konularda karşılıklı veto. Horowitz'e ve diğer eleştirmenlere göre, birlikçilik donduracak, yerleşecek ve başka türlü yerleştirmesi gereken bölünmeleri sürdürecektir. 47 Dahası, bantustanlarda en bariz şekilde tezahür eden apartheid “ayrı kalkınma” politikasına kuşkuyla yakındı. Horowitz, etnik ve ırksal farklılıkların Lijphart'ın kabul etmeye hazır olduğundan daha akışkan, daha sosyal bir yapı olduğuna inanıyordu. Horowitz'e göre, bu farklılıklar kuşkusuz yeni bir Güney Afrika'da belirgin olmaya devam edecekti, ancak tercih edilen strateji, siyasi liderlerin ırksal ve etnik grupları aşan koalisyonlar kurmaları için güçlü teşvikler yaratacak entegrasyonist veya merkezcil bir tasarımdı. Horowitz'in tercih ettiği seçenek, büyük ölçüde seçim sistemine güvenmekti. Seçimi, seçilen her üyenin seçmenlerin çoğunluğu tarafından desteklenmesini sağlamak için devredilebilir bir oy kullanan tek üyeli bölgeler aracılığıyla en iyi şekilde elde edilen “oy havuzu” idi. 48

Lijphart-Horowitz tartışmasına iki nedenden dolayı odaklanıyoruz: birincisi, onların görüşleri -Güney Afrika bağlamında- çeşitli alternatifleri desteklemek veya bunlara karşı çıkmak için sıkça çağrıldığı için ve ikincisi, entegrasyoncu ve ortak stratejiler arasındaki tartışma nedeniyle— farklılıkları kurumsallaştırmak mı, yoksa onları bulanıklaştırmak mı, çapraz kesmek ve aşmak mı - modern toplumlarda farklılıkların düzenlenmesi ve yönetimine ilişkin literatürde dolaşan merkezi teorik ve pratik sorulardan biri haline geldi. 49 Bununla birlikte, bu etnik/dilsel çoğulcu bakış açısı, ortaya çıkan Güney Afrika'yı analiz edebilecek tek mercek değildi. Aslında, Horowitz 50, kendileri örtüşen ve gelişen ve her biri alternatif siyasi hedefler ve anayasal yönergelerle ilişkili olan en az on iki rakip görüntü ve anlatı kümesini tanımlar.

Örneğin, ANC'nin 1955 Özgürlük Bildirgesi kapsayıcı bir görüşü benimsiyordu, yani “Güney Afrika, siyah beyaz, içinde yaşayan herkese aittir.” 51 Etnik bölünmeler gerçekti, ancak bunlar esasen apartheid'in yarattıklarıydı ve bu bir kez kaldırıldığında, ne ırka ne de etnisiteye dayalı bir demokrasi ortaya çıkabilecekti. Özgür ve demokratik bir Güney Afrika'da herkes için eşit haklar garanti edilecektir.

Bu görüş, daha “Afrikacı” ve çoğunlukçu bir görüş öne süren PAC (Pan Africanist Congress) ve AZAPO (Azanian Peoples Organisation) gibi diğer grupların görüşleriyle çelişiyordu. İlk görev, sömürgeciliği ortadan kaldırmak ve çoğunluk yönetimini getirmekti. Afrika topluluğu içindeki dilsel ve etnik farklılıklar, yeni Güney Afrika'da yeri olmayan beyaz egemenliğin sosyal olarak inşa edilmiş yaratımları olarak algılandı. Basit demografik gerçekler, çoğunluk hükümetinin bir Afrika hükümeti olacağı anlamına geliyordu.

Beyaz topluluğun kendisi, daha büyük ve politik olarak daha baskın Afrikaner topluluğu ile daha küçük ama tarihsel olarak ekonomik olarak daha baskın İngilizce konuşanlar arasında bölündü. Sınırsız çoğunluk kuralı korkusuyla birleştiler. Bazıları için tercih edilen seçenek, bireysel hakların güçlü garantileri, anayasallığa ve hukukun üstünlüğüne bağlılık ve çoğunluğu dizginlemek ve sınırlı bir hükümet sağlamak için kontrol ve dengelerin olduğu liberal bir rejim yaratmaktı. Diğerleri “iki ulus” modelini savundu. Bir uçta bu, bir Afrikaner'in yaratılmasını öngördü. Volkstaatbir Afrikaner toplumunun Afrika ulusuyla bir arada var olacağı. Ancak ayrı kimliklerin korunmasını destekleyenlere en çok cezbeden model oybirliğicilikti. Bu, ırksal veya dilsel olarak tanımlanmış her grubun önemli ölçüde özerkliğe ve kendi etki alanına, tüm grupların yürütmeye dahil edilmesine, her grup için kritik olan konularda karşılıklı vetolara vb. sahip olacağı anlamına geliyordu. Grupların gerçek bir siyasi özerkliğe sahip olduğu gerçekten federal bir Güney Afrika, hem kontrol ve denge sağlamak hem de kurucu gruplar için siyasi alan sağlamak için bu tür önerilerin önemli bir parçasıydı. 52

Diğer, daha radikal gruplar, bu tür birleştirici önerilerin “beyaz egemenliğinin devam eden bir temeli olarak ırktan ziyade 'grup çoğulluğunu' vurgulayarak geleneksel ayrımcı ideolojinin yenilenmesinden biraz daha fazlası olduğunu ve/veya egemen sınıf stratejisinin bir parçası olduğunu savundu. son derece muhafazakar, ancak 'ırksallıktan arındırılmış' ve 'güç paylaşımı' bir çerçeve içinde alt ırk seçkinlerini bir araya getirmek.” 53

Tüm bunlar ve diğer birçok görüş, Güney Afrikalılar 1980'lerde ırk ayrımcılığı sonrası Güney Afrika'nın geleceğini düşünmeye başlarken, çeşitli topluluklar içinde ve arasında çekişti. Elbette bunlar soyut teorik tartışmalar değildi. Şiddetin tırmandığı bir ortamda gerçekleştiler. Temel çatışma beyazlar ve siyahlar arasındayken, en şiddetli şiddet siyah topluluk içinde, ANC ile KwaZulu bantustan'ın lideri Mangosuthu Buthelezi tarafından temsil edilen Zulu milliyetçi bir hareket54 olan Inkatha Özgürlük Partisi (IFP) arasında gerçekleşti. ve onun Inkatha hareketi. Afrika toplumunda bölünmeyle ilgilenen giden rejimin unsurları, şiddete katkıda bulundu. 55


Guyanalı Çevrimiçi

Francis Quamina Farrier tarafından yazılan yeni Guyana/Güney Afrika Bağlantısı –

Başkan Jacob Zuma ve Dr. Kenrick Hunte

Hatırlayacak kadar yaşlı olanlar için, Guyana'nın Güney Afrika ile uzun yıllar çok gergin bir ilişkisi vardı, bu ülkenin beyaz azınlık hükümeti ve siyahi nüfusun çoğunluğuna insandan daha az muamele edildiği acımasız apartheid politikası sırasında. bu acımasız azınlık ırkçı beyaz rejimi tarafından acımasızca öldürülen çocuklar da dahil olmak üzere pek çok kişi daha iyi.

Bilemeyecek kadar yaşlı olmayanlar için, Güney Afrika'nın o zamanki tamamen Beyaz azınlık hükümeti, bu ulusun çoğunluğunu yoksulluk ve baskı altında tuttu ve doğdukları ülkede tam vatandaşlar değil.

Siyahlar her zaman yanlarında kimlik belgeleri bulundurmak zorundaydı ve güvenlik güçleri tarafından herhangi bir zamanda rastgele kontrollere tabi tutuldular. 1970'lerde Güney Afrika'nın nüfusu 22 milyondu. Mevcut nüfus şu anda 55 milyonun üzerinde.

Dr. Kenrick Hunte ve Başkan David Granger

Beyaz azınlık yönetimi sırasında, Siyah Güney Afrikalıların ülkelerinin siyasi sürecine katılmalarına izin verilmedi, oy kullanmalarına veya kamu görevi aramalarına izin verilmedi ve bunun için ve birçok vahşet de dahil olmak üzere birçok vahşet. 21 Mart 1960 Sharpeville katliamı (devamı için tıklayın)69 erkek, kadın ve çocuğun polis tarafından hafif makineli tüfeklerle vurularak öldürüldüğü, hükümetin baskıcı Pass Book yasalarına karşı gösteriler yaparken, Özgür Dünya'nın çoğu Güney Afrika'ya sırtını döndü.

Güney Afrika'da 21 Mart, Sharpeville şehitlerinin anısına ve onuruna resmi tatil olarak kutlanmaktadır. Bu ve Siyah Çoğunluğa karşı işlenen diğer birçok aşağılık eylem, Güney Afrika, İngiliz Milletler Topluluğu'ndan ve Birleşmiş Milletler'den atıldı. Guyana başta olmak üzere birçok ülke diplomatik ve ticari anlaşmaları kopardı.

During the 1970s, the Guyana government banned all trade with South Africa, and gave financial and other tactical support to the Freedom Fighters in a number of the countries in Southern Africa Angola, Mozambique, Namibia, and South Africa of course.

In 1975, the Guyana government erected an African Liberation Monument in the compound of the Umana Yana in Georgetown, in solidarity with the African Freedom Fighters who were fighting bravely for their freedom, thousands of miles away.

The Burnham government also instituted an economic, cultural and sporting boycott of South Africa, as well as with Rhodesia, now known as Zimbabwe. What is hardly known, is that Cecil Rhodes, the White founder of the former African colony of Rhodesia in southern Africa, located immediately north of South Africa, was a relative of Guyana’s own retired News Anchor on the Evening News, Tommy Rhodes. For while one section of the Rhodes family migrated from Europe to Africa, another – the ancestors of Tommy Rhodes – migrated to the then British Guiana.

Let’s now fast forward twenty six years after the dismantling of apartheid in South Africa in 1991, to what pertains in that country in 2017. Guyana’s first Ambassador, His Excellency Dr. Kenrick Hunte, arrives in Pretoria, the Capital, and is accredited as Guyana’s Ambassador to that Democratic Republic. He also meets with the President of South Africa, Jacob Zuma. He gets down to work establishing the presence of the Cooperative Republic of Guyana to as many South Africans – both Black and White and others – who make up the fifty five million population.

There were two specific occasions when Ambassador Hunte was able to make some important clarifications regards Guyana’s role in working with others to help dismantle the cruel apartheid system in South Africa. On the occasion of Guyana’s 51st Independence Anniversary, the new ambassador, in a feature address, mentioned two Guyanese of international repute, who made special contributions to helping to bring apartheid in South Africa to an end.

The first was the World War Two fighter pilot, Educator, author and diplomat, E.R Braithwaite. His popular book “To Sir, With Love” was previously banned by the white minority South African Government, but the ban was subsequently lifted. Braithwaite, then decided to pay a visit to South Africa. But since apartheid was still official, he was given the status of “Honorary White”. However, while in South Africa, Braithwaite would make visits to the Black communities and gather first hand information of their lives under that suppressive system of apartheid. The out-come was the book “Honorary White”, which exposed much of the suffering of the Black South Africans, to the rest of the Free World, as reported by that well-respected international author, E.R Braithwaite.

The second Guyanese individual which Ambassador Kenrick Hunte spoke of publicly, was Eddy Grant, whose hit song “Johanna Give me Hope” (see video below), like a hawk zooming between the intimidating South African fighter jets, did much damage to apartheid. However, what Ambassador Hunte discovered, was that most South Africans – Blacks included – were of the view that Guyana’s Eddy Grant was a Jamaican. That misconception was set right by the ambassador.

Since his arrival in South Africa, Ambassador Dr. Kenrick Hunte, has participated in a number of Radio Interviews, promoting Guyana and its role in assisting with the liberation of South Africa, as well as the present growing friendly relations between the two countries.

“Our diplomatic relations focus on strengthening path ways for human development, and ending poverty”, the ambassador said in a recent interview on Ubuntu Radio in Pretoria. “Our backgrounds are similar we had to ensure colonialism, imperialism and discrimination were no more”, he continued, “We had to work on building democratic institutions that included everyone with the freedoms that would ensure progress and self-determination.”

Asked what were the key issues he had to prioritize when he took office, the ambassador spoke of making connections with the people in the Mining and Educational sectors, Reserve Bank, and other Government and private Agencies.

Ambassador Hunte who was once the General Manager of the now defunct Guyana Agri Bank and a professor at the Howard University in Washington, DC, also told the vast radio audience of an air service agreement that was signed by South Africa’s Minister of International Relations and Cooperation, Llewellyn Launders and Guyana’s Minister of Foreign Affairs, Carl Greenidge. The ambassador mentioned the recent discovery of commercial quantities of oil and gas in Guyana. He also alluded to the work-in-progress of Trade agreements between the two countries.

In response to a question regards Tourism between the two countries, the Ambassador spoke of the lack of direct air connections between Guyana and South Africa, which makes a vibrant tourism not possible at this time. However, it is already known that a growing number of Guyanese who are based in North America and Europe, are visiting South Africa.

Since his arrival in South Africa, Ambassador Dr. Kenrick Hunte has visited Cape Town, Robben Island (click for more) where President Nelson Mandela was incarcerated for 27 years, Mandela’s home in Soweto (click for more) and a few others, in order to get a better firsthand knowledge of the country and its people.


Is South Africa on brink of 'reverse apartheid'? Expert fears Nelson Mandela's 'rainbow nation' dream could be shattered within 30 years

South Africa is on the brink of a “reverse apartheid” that could make the country ‘white-free’ by 2050, an expert has claimed.

Thousands of non-blacks are said to be “fleeing for their lives” amid rising violence, racial segregation and political and economic discrimination.

Five million white nationals, Boers and Afrikaners – 50% of the entire white population – have allegedly left South Africa as a result of the ruling African Congress Party (ANC).

Those who remain face losing their homes and livelihoods under Zimbabwe-like plans by the ANC to grab the land of non-blacks without compensation.

The situation is so bad that South Africa is on the verge of a ‘second’ apartheid that will shatter Nelson Mandela’s dream of a ‘rainbow nation’ and leave it “devoid of colour and diversity” within as little as 30 years.

That&aposs according to Jan Cronje, author and apartheid historian.

Read More
İlgili Makaleler

He says that South Africa risks plunging deeper into a humanitarian crisis if the international community continues to turn a blind eye to what he describes as “institutionalised racism and corruption”.

The ANC, he claims, is “far more dangerous and damaging” than the party which introduced apartheid and the government that imprisoned Mandela.

Cronje, who grew up and worked in apartheid-era South Africa, now believes that white genocide is probable unless world leaders take “prompt and necessary” action to prevent escalating inequality and “de-whiting”.

Apartheid - the disgraceful form of government in which whites held all the power and blacks and other racial groups were segregated and oppressed – was officially ended in 1990 by South African’s then president, FW de Klerk.

Spurred on by Mandela’s unlikely release, many believed that apartheid in South Africa was forever condemned to the dustbin of history.

Read More
İlgili Makaleler

But Cronje says racially-motivated crime and a spike in “brazenly” racist posts on social media platforms like Facebook makes an apartheid-free country an impossibility.

His research is found in new book Apartheid: The Blame – Past and Present, a factual account of Cronje’s life under apartheid and in its aftermath.

“It is no exaggeration to say that whites in South Africa are facing a reverse apartheid which, unless checked, will lead to the complete de-whiting of the country within a few decades,” Cronje, 73, who moved to the UK from Cape Town in 2000, said.

“Whites are living in constant fear of hate crime, violence, racial discrimination and land-grabbing.

Most accept that genocide is likely within a few years unless prompt and necessary action is taken by Britain and other nations to prevent a ‘second Zimbabwe’.”


OUTRAGEOUS: South African President Jacob Zuma Launches White Genocide

South Africa, the so-called “Rainbow Nation,” has always been for our community the definitive proof that the colorblind multiracial utopia pushed for so hard by the Left would prove to be a dystopia for the White minority. South Africa and Zimbabwe are examples of the future we DON’T want for our descendants. This is the reason why multiracial democracy ought be avoided:

“South African President Jacob Zuma pledged Thursday to break up white ownership of business and land to reduce inequality, in a State of the Nation address disrupted by a fistfight, walkouts and a release of pepper spray in the parliamentary chamber.

The speech, as well as the verbal and physical clashes inside the legislature, highlights increasingly fraught divisions over the future course of Africa’s most developed economy. Mr. Zuma’s focus on redistribution comes as his African National Congress party prepares to elect a new leader to succeed him in December and as he finds himself under growing pressure over corruption allegations. …

“Today we are starting a new chapter of radical socioeconomic transformation,” Mr. Zuma said, adding that 22 years after the end of apartheid “white households earn at least five times more than black households.”

Mr. Zuma said that his government would this year propose changes to the country’s competition rules to make it easier to “deconcentrate” high levels of ownership in certain sectors and open up the economy to black-owned businesses.

He also said that he planned to send back to Parliament a bill that will make it easier for authorities to redistribute land taken away from blacks during colonization, although white landowners will still receive market prices for any seized land.”

This is a declaration of war on the White community. It is the end of law and order. It is the end of property rights. It is the final nail in the coffin of multiracial democracy and the beginning of unshackled black supremacy. Soon, the result will be the decimation of civilization in South Africa. Look no further than Zimbabwe to see what is about to happen to South Africa.

“It is a surreal, instructive sight.

On steep green hillside north of the windswept city of Port Elizabeth, hundreds of tiny brick cabins – each not much larger than a telephone booth – stretch out into the distance in neat rows.

“We call this place Toilet Valley,” said 36-year-old Suzanne Stoltz, opening her cabin door to reveal a solitary plastic toilet and a few bags of clothes that she’s stacked beside it to keep out of the rain.

The toilets – well over 1,000 in all – each sit on a larger slab of concrete, as if builders had started to erect proper homes, but lost interest early on. They are a vivid symbol of the failures of the local authorities here in Nelson Mandela Bay.

“It’s crazy. They tell us we’re going to get houses in three months’ time. But we’ve been waiting for three years,” said Ms Stoltz, a mother of three, who like her neighbours has built herself a small shack out of corrugated iron beside her toilet. Like many here, she has no job.

The same complaints – in varying permutations – echo across the surrounding townships.

Toilets without houses. Houses without water. Whole neighbourhoods without sewage pipes. Schools so overcrowded they’ve been closed down. Thousands of people dependent on a single tap in a muddy field.

In Port Elizabeth, whistleblowers have uncovered billions of rand that have either been misspent, stolen, or are simply lost.

We saw a depot holding two dozen expensive – and now rusting – Volvo buses, bought for the 2010 World Cup, which have been sitting idle ever since. …”

Misrule. Yolsuzluk. Violence. Poverty. Decline. Black Supremacy. These are the fruits of the “Rainbow Nation.” The fake news media doesn’t talk much about South Africa these days.

Julius Malema, the leader of the Economic Freedom Fighters, is famous in South Africa for singing “Kill The Boer.” He seems to have been pushing the South African political spectrum toward its logical conclusion over the past few years. The moral of the story here is that someone always rules and in multiracial democracies it will be one race or the other.

Eugene Terre’Blanche was so right. If you are new to our movement and aren’t familiar with the martyrdom of Terre’Blanche, it was one of the signal events of the last decade.

Not: We all need to contact our representatives in Congress and tell them that we support the United States imposing sanctions on South Africa.


OUTRAGEOUS: South African President Jacob Zuma Launches White Genocide

South Africa, the so-called “Rainbow Nation,” has always been for our community the definitive proof that the colorblind multiracial utopia pushed for so hard by the Left would prove to be a dystopia for the White minority. South Africa and Zimbabwe are examples of the future we DON’T want for our descendants. This is the reason why multiracial democracy ought be avoided:

“South African President Jacob Zuma pledged Thursday to break up white ownership of business and land to reduce inequality, in a State of the Nation address disrupted by a fistfight, walkouts and a release of pepper spray in the parliamentary chamber.

The speech, as well as the verbal and physical clashes inside the legislature, highlights increasingly fraught divisions over the future course of Africa’s most developed economy. Mr. Zuma’s focus on redistribution comes as his African National Congress party prepares to elect a new leader to succeed him in December and as he finds himself under growing pressure over corruption allegations. …

“Today we are starting a new chapter of radical socioeconomic transformation,” Mr. Zuma said, adding that 22 years after the end of apartheid “white households earn at least five times more than black households.”

Mr. Zuma said that his government would this year propose changes to the country’s competition rules to make it easier to “deconcentrate” high levels of ownership in certain sectors and open up the economy to black-owned businesses.

He also said that he planned to send back to Parliament a bill that will make it easier for authorities to redistribute land taken away from blacks during colonization, although white landowners will still receive market prices for any seized land.”

This is a declaration of war on the White community. It is the end of law and order. It is the end of property rights. It is the final nail in the coffin of multiracial democracy and the beginning of unshackled black supremacy. Soon, the result will be the decimation of civilization in South Africa. Look no further than Zimbabwe to see what is about to happen to South Africa.

“It is a surreal, instructive sight.

On steep green hillside north of the windswept city of Port Elizabeth, hundreds of tiny brick cabins – each not much larger than a telephone booth – stretch out into the distance in neat rows.

“We call this place Toilet Valley,” said 36-year-old Suzanne Stoltz, opening her cabin door to reveal a solitary plastic toilet and a few bags of clothes that she’s stacked beside it to keep out of the rain.

The toilets – well over 1,000 in all – each sit on a larger slab of concrete, as if builders had started to erect proper homes, but lost interest early on. They are a vivid symbol of the failures of the local authorities here in Nelson Mandela Bay.

“It’s crazy. They tell us we’re going to get houses in three months’ time. But we’ve been waiting for three years,” said Ms Stoltz, a mother of three, who like her neighbours has built herself a small shack out of corrugated iron beside her toilet. Like many here, she has no job.

The same complaints – in varying permutations – echo across the surrounding townships.

Toilets without houses. Houses without water. Whole neighbourhoods without sewage pipes. Schools so overcrowded they’ve been closed down. Thousands of people dependent on a single tap in a muddy field.

In Port Elizabeth, whistleblowers have uncovered billions of rand that have either been misspent, stolen, or are simply lost.

We saw a depot holding two dozen expensive – and now rusting – Volvo buses, bought for the 2010 World Cup, which have been sitting idle ever since. …”

Misrule. Yolsuzluk. Violence. Poverty. Decline. Black Supremacy. These are the fruits of the “Rainbow Nation.” The fake news media doesn’t talk much about South Africa these days.

Julius Malema, the leader of the Economic Freedom Fighters, is famous in South Africa for singing “Kill The Boer.” He seems to have been pushing the South African political spectrum toward its logical conclusion over the past few years. The moral of the story here is that someone always rules and in multiracial democracies it will be one race or the other.

Eugene Terre’Blanche was so right. If you are new to our movement and aren’t familiar with the martyrdom of Terre’Blanche, it was one of the signal events of the last decade.

Not: We all need to contact our representatives in Congress and tell them that we support the United States imposing sanctions on South Africa.


XENOPHOBIA AND SOUTH AFRICA’S BETRAYAL OF AFRICA

I weep for South Africa I weep for Africa. I have not been at peace with my soul since I heard the fresh bout of xenophobic violence and killings in South Africa. The more than three decades xenophobic crises in South Africa, targeting immigrants erupted again on March 15, 2019 at Sydenham, Jadhu Place and Overport areas of Durban district of South Africa.

International Media reports revealed chilling and gory details of the latest crisis which have continued to shock the world. I was disarmed and startled to know nearly 100 “aggrieved” South African youths armed to the teeth, violently descended on businesses owned by foreign nationals. In the ensuing inferno, at least, three migrant Africans domiciled in South Africa were coldly murdered by their fellow African brothers.

And the only crime of these brothers and sisters is that fate has been cruel enough to catapult them to South Africa for one reason or the other. And they are now vulnerable and at the mercy of aborigines who take up arms against them any day, after conveniently branding migrants as job snatchers, criminals and rapists. It becomes enough reason to apply jungle justice by brutally and savagely terminating the lives of people. I ask, is South Africa not a democratic country governed by laws anymore?

The hatred and intolerance for other Africans resident in South Africa for whatever reason or through whatever means is becoming too wild for comfort. I feel it is a slap on the face and spirit of Africanism. And I am prodded to say, the South African Government is yet to act decisively on the masterminds and executors of the crises. It is the sole reason it has festered to this day.

My heart was really broken when I read accounts of previous crises and realized even traditional rulers were fingered in some of these shameful incidents as instigating the youths. I cannot call it madness or demonic influence but I am sure, by these wicked acts, South Africans have stripped naked in his grave, the Pan-Africanist and one of the world’s most venerated leaders from Africa, Nelson Rolihlahla Mandela fondly known as Madiba.

We have reached a climax in the xenophobia conundrum, South Africans and its leaders must be told the simple truth. I know, no one enjoys violence and the cost of violence is felt on either side of the divide. I am truly crest fallen about the scores of other Africans killed in South Africa since 1994 when the xenophobia syndrome became a celebrated virtue among South Africa’s rural folks. Both the aggressors and victims have borne the brunt.

I am particularly depressed that the mindset of the xenophobia activists led to the mistaken assassination of the South African born, world reggae legend and Rastafarian, popularly known as Lucky Dube at KwaThema Township in Johannesburg, a suburb of Rosettenville on October 18, 2007.

We should cover our faces in shame at the gruesome murder of a musical genius to what Police investigation later revealed, Dube, who was cruising in his Chrysler 300C, which the assailants/car-jackers could not recognize, mistook him for a Nigerian and rained bullets on him. It’s one of the costliest prices we have paid for promoting xenophobia.

It’s hard for me to absorb the reality that this is the South Africa and a people Madiba spent his entire life, enduring humiliations, deprivations, personal oppressions and 27 years of imprisonment to bequeath to Africa. Madiba a core Pan-Africanist’s vision was for a free, united and democratic Africa, devoid of discrimination of whatever genus. I still reminisce that Madiba said “I dream of an Africa which is in peace with itself.”

At the Rivonia trial in Pretoria Supreme Court, April 20, 1964, a docked Mandela who was facing an ominous hangman’s noose from the White Minority South Africa apartheid Government still exuded the spirit of the oneness of Africa He said “During my lifetime I have dedicated myself to this struggle of the African people. I have fought against white domination, and I have fought against black domination. Tüm insanların uyum içinde ve eşit fırsatlarla bir arada yaşadığı demokratik ve özgür bir toplum idealine değer verdim. It is an idea which I hope to live for and to achieve. But if need be, it is an idea for which I am prepared to die.”

Mandela was a true African a great liberator of the masses and the oppressed anywhere on earth. But this generation of South Africans has blighted these legacies they have embarked on a voyage which is strange and antithetical to the dreams and aspirations of what Mandela lived and died for. Today, we are violently chased out of South Africa or killed in cold blood by our own African brothers in this country.

It is agonizing that South Africans should ignore the roles African and world leaders played for the dismantling of apartheid in the country. As Nigerians, we contributed immensely and steadfastly and by every means at various times to assist our brethren in South Africa break the manacles of apartheid, which was their darkest era in history. Nigeria, like other African nations, identified, empathized and stood firmly behind them during their most tormenting moments in offering a plank for the black majority South Africans to overcome their travails.

Nigerians did this for a reason and a conviction. We don’t share any biological paternity with South Africans. But we believed in the African spirit and blood as members of the African Union (AU). We were inspired by the struggles to fortify the future of Africa against oppression, discrimination and suppression. We were bonded by the visionary leadership provided by Madiba, not only for South Africans, but the whole of Africa and the world.

We went through the nightmare because we assumed assisting to liberate our brothers meant the liberation of Africa and the evolution of a continent where every African would live in peace, love, harmony and fraternity with other people irrespective of race. But today, I regret to say, a liberated, independent and democratic South Africa has betrayed Nigeria by its elevation and sustenance of xenophobia crises indoor and against other Africans in such a terrible manner.

It’s a pain in the heart for the rest of us Nigerians, because I still recollect vividly that civil servants donated a percentage of their salaries and, as students we voluntarily and joyfully skipped lunch in school to be able to contribute to the “Mandela Tax” Fund to financially empower South Africans battle apartheid at its most vicious time.

Nigeria actively supported the African National Congress (ANC) and the Pan Africanist Congress (PAC) with an annual subvention, from the 1960s all through to the 1970s for the struggle. And even in the post-apartheid era, Nigeria under President Olusegun Obasanjo contributed handsomely to the Southern Africa Relief Fund (SAFR). And all contributions came to black South African organizations in millions of dollars. We did it in the spirit of African brotherhood. So, South Africa cannot spit in our faces in this disgraceful manner.

I have no reservation to state unambiguously that what is happening now in South Africa is a betrayal of Madiba and his cherished principles. Where are the South African leaders today? Why have they allowed this shame in the guise of xenophobia on their land to turn Africa into a laughing stock in the comity of nations? Where is the spirit of Africanness? Any further delay in taming this monster would be dangerous and South African leaders must openly condemn this nefarious act and come clean and clear.

Thus, far, I commend the South African President Cyril Ramaphosa’s boldness in openly condemning the latest xenophobia killings in KwaZulu-Natal province. I am elated about his vow to descend very hard on anyone fingered in the recent attacks on foreigners, leading to the death of three persons. I urge the President to migrate from rhetorics to real action against perpetrators to serve as deterrence.

Our brothers in South Africa must reflect on the laments and wise counsel of the C-in-C of the Economic Freedom Fighters (EFF) Mr. Julius Malema on the latest xenophobia crisis “Our people are tempted to believe, the simplest solution is that if you drive away the foreigners, we will work tomorrow. But the fact is that there are no jobs and even if these people leave, there will be no work to do.” We are Africans and we must learn to tolerate one another and live together in unity to overcome the adversaries of Africa.

Agbese is a publisher and researcher in human rights laws based in the United Kingdom.


How did the white minority in South Africa see their situation in the apartheid times? - Tarih

By Asa Winstanley

Middle East Monitor, January 22, 2018

One of the most under-reported aspects of security policy in the Middle East is Israel’s nuclear weapons programme.

This apartheid state is estimated by the US government to have somewhere in the region of 200 nuclear warheads. The secret programme to develop these weapons of mass destruction started in the late 1950s and eventually bore fruit – under the tutelage of French companies – when in 1968 Israel went fully nuclear.

As I previously mentioned in this column, the best book on the subject is Seymour Hersh’s The Samson Option.

The book is titled after the Israeli nuclear doctrine. The idea is based on the biblical tale of the Israelite judge Samson, who was betrayed and blinded by his lover Delilah. She had stabbed out his eyes after cutting off his magical strength-giving hair while he slept. Helpless, Samson was handed over to his worst enemies the Philistines, who paraded him in their temple.

But rather than submit to them, Samson used the last of his strength to destroy the temple, bringing it down on top of both him and his enemies while he prayed to God, “Let me die with the Philistines.”

The idea is that Israeli leaders would rather, as a last resort, set off a nuclear bomb on the small country of historic Palestine rather than submit to their enemies – the Palestinians and other Arabs.

That Israeli military planners titled their nuclear doctrine “The Samson Option” was clearly intended to invoke this psychopathic image among its enemies – but also among politicians in its superpower patron, the US. Religious Protestant Americans, well versed in Old Testament Bible stories like Samson, would instantly understand the reference.

And as Hersh recounts, US Presidents from Eisenhower to Kennedy, Johnson and Carter had an ambiguous relationship with Israel’s nuclear weapons. Eisenhower – perhaps ironically as a Republican – was the most hostile. But Kennedy and Johnson, while in theory dedicated to “nuclear non-proliferation” in the rest of the world, ultimately decided on a systematic policy of refusing to know about Israel’s development of the bomb. In effect, they deliberately shut their eyes to what was going on at the nuclear reactor in the Dimona Desert.

As Hersh shows, time and again, high US officials learned more and more about what Israel was doing through various intelligence reports. But, time and again, their attempts to bring the facts to their superiors were rebuffed. They quickly learned to let it go.

Modern day proponents of Israeli propaganda in the West – and particularly in the UK – attempt to portray their doctrine of Zionism as something progressive and enlightened, rather than the gross form of racist discrimination against the native population that it really is.

Part of this particular tactic – championed by Israeli front organizations in the Labour Party such as the Labour Friends of Israel and the Jewish Labour Movement – is to emphasize the Israeli Labour Party and how it is different to the “right wing government of Benjamin Netanyahu.”

But the reality is that the Israeli Labour Party is just as racist and violent towards the Palestinians and their Arab neighbours as the Zionist right – if not more so considering its actual historical record.

While Israel’s “Sampson option” nuclear threat was enthusiastically endorsed by Menachem Begin after his right-wing government came to power in 1977, it was in fact the “Zionist left” governments which spearheaded, led, developed and championed Israel’s nuclear weapons, bringing the arsenal into existence.

Furthermore, it was Israel’s supposed “man of peace,” the war criminal Shimon Peres who ushered Israel’s “Samson option” into reality.

A mostly forgotten aspect of history is how Israel’s “left-wing” Zionist regime in the 1970s collaborated with the vicious South African apartheid regime to discuss nuclear weapons testing in the South African desert.

Seymour Hersh recounts how the Labour “defence” minister Moshe Dayan made a secret trip to Pretoria in 1974 to discuss a possible Israeli nuclear test in the country. Nuclear testing in historic Palestine – a small country – was a lot harder to hide.

Later, in 1976, Yitzak Rabin was Labour prime minister. He was a notorious Zionist officer personally involved in the 1948 massacre and expulsion of Palestinian civilians from Lydda – which resulted in the notorious Lydda death march. During the first intifada he ordered his troops to “break the bones” of young Palestinian protesters and stone-throwers.

Rabin and his “defence” minister Shimon Peres – both still sometimes bizarrely hailed by politicians in the West as “men of peace” – enthusiastically embraced collaboration with the racist white minority South African regime. The meetings led to the full restoration of diplomatic relations between the two apartheid regimes.

Peres made at least one secret visit to Pretoria to secure military and nuclear understandings between the two regimes. This culminated in a 1976 state visit to Israel of the South African regime’s leader B J Vorster – at a time when South Africa was otherwise being internationally shunned.

Israel had no qualms about breaking this global cold shoulder because, as a former Israeli official explained to Hersh: “there is a certain sympathy for the situation of [white] South Africa among Israelis. They are also European settlers standing against a hostile world.”

The Vorster trip was internationally condemned. But what is often forgotten now is that Vorster had literally been a South African Nazi.

During World War II, the South African regime was allied with the British government in its war against Nazi Germany (albeit tepidly). But several groups, both Parliamentary and paramilitary, were to varying degrees far more sympathetic to the racist Nazi regime. Many Afrikaaners shared their ideas of white supremacy.

B. J. Vorster – eventually to become the South African Prime Minister that Peres and Rabin gushed over – belonged to one of the most extreme of the pro-Nazi groups – the Ossewabrandwag.

As a general in the group’s armed wing, Vorster was interned without trial during the war because his group engaged in sabotage intended to help welcome a Nazi regime into South Africa.

According to Brian Lapping’s Apartheid: A History, the group’s armed wing was called the Stormjaers – or Storm-troopers: “They adopted the Swastika badge, gave the Hitler salute, threatened death to the Jews and provoked fights with army volunteers.”

As it always in history though, Israel and its leaders – even its supposedly “left-wing” leaders – had no qualms about encouraging racism and anti-Semitism, so long as it is perceived to aid their project of colonization in historic Palestine.

The views expressed in this article belong to the author and do not necessarily reflect the editorial policy of Middle East Monitor.

"When a Jew, in America or in South Africa, talks to his Jewish companions about 'our' government, he means the government of Israel."

- David Ben-Gurion, Israeli Prime Minister

Judaism is Nobody's Friend
Judaism is the Jews' strategy to dominate non-Jews.

Celebrities bowing to their Jewish masters



Iraq - war and occupation

Hezbollah the Beautiful
Americans, where is your own Hezbollah?

Black Muslim leader Louis Farrakhan's Epic Speech in Madison Square Garden, New York - A must see!

List of site sources >>>


Videoyu izle: สารคด สำรวจโลก ปาชมนำอเมซอน - ตะลยปา เผชญหนาเหลานกลาทหวโหย (Ocak 2022).